anlama inananlar için hayat zordur. ama dahası evren de zordur.
zifiri karanlık bir yerlerde bir süre şaşkın bir körlük geçirmiş olanlar bunu çok iyi bilir.
mesela yer altında bir tünelde yürürken ansızın kafa lambanız söndüğünde birden kendinizi bütün hesapların bozulduğu bir yerde buluverirsiniz. parmak uçlarınızın hissetiği şeyleri anlamaz, burnunuza gelen kokuyu tanıyamazsınız, seslerin nereden geldiğini kestiremez, tam bir kaybolmuşluğun orta yerine düşüverirsiniz.
ışıksız dünya.
ışık bizim bütün tanım aralığımızdır.
ışıkla tanımlarız.
oysa tıpkı güç (power corrupts absolute power corrupts absolutely) gibi ışık da bozar. hatta ne kadar ışık o kadar bozulma diyebiliriz belki.
bizler sınırlara inandığımız ve bu sınırlar aracılığıyla düşünmeyi düstur edindiğimiz için, ışığı hissetmek biraz problemlidir. halbuki ışık bir kez yola çıktığında sınırlarla olan bütün anlaşmaları yıkar. milyonlarca yıl durmadan seyahat eder ve sırtında da milyonlarca hikaye taşır. bu azim ve bu sınırsızlık onun değdiği şeyi bozmasına yol açar diyebiliriz belki de.
ışık bozar.
ışığın sınırsız doğası sınırların "varsayıldığı" doğaya değdiğinde o varsayılan sınırlara yıkım etkisi uygular. atom altı parçacıklar üzerlerine düşen quanta parçacıklarını görünce hem quanta paketlerini hem de kendilerini şaşırtırlar. ve bu şaşkınlık bazı "bilinmezliklere" sebep olur.
işte o bilinmezlikler sınır sanrılamızın kırıldığı yerlerdir.
sınır sanrılarımız gerçeği bozar. ışık gibi.
yaprağın yeşiline oturmuş ışık ve anlam bütün bu saçmalaşmanın örneği gibidir.
kelime.
kelimesiz dünya.
anlamayı çalışan insanın sınırları kelimelerde başlar onların içinde gezer ve sonra da tepetaklak bir şekilde tekrar içine düşüverir.
kelimenin kendinden kendine yolculuğu bu kadarcıktır. tepetaklak kendi içine düşüşü. kadar.
kelime bozar.
kelimeleri güçsüz, kimsesiz, zavallı sananlar vardır. zavallı kelimeler. kelimenin nasıl bozduğundan habersiz olanlar ve zavallı kelimeler.
tıpkı ışık. yola bir kez çıkar ve azimle yola devam eder. sırtında hikayeler taşır. ve elbet bir yere ulaşır. tıpkı ışık gibi kelime bozar, daha çok kelime daha çok bozar.
güç, kelime, ışık. bozar. çünkü sınırlar saptar. sınırlara riayet eder. ve belli ilişkiler kurar. bu yolla bozar. anlamı her arayan bulacak değildir fakat bulanlar mutlaka bozulmuş bir şeyler bulacaklardır.
sessizce seyredip hiçbir şey aramayanlara, bulmayanlara, bozmayanlara, kelimeye, ışığa ve güce inanmayanlara.
21 Aralık 2009 Pazartesi
neden
bir kere ben hiçbirisi değilim. kendimi kutsayışıma buradan selam edeyim hiç olmazsa. fakat sizi sevmeyişimi düşünüyorum. bu beni yiyip bitiriyor. yani sizi neden sevmiyorum. bakın bu cümleyi soru işaretiyle bitirmiyorum. çünkü o bir soru değildir. sizi neden sevmiyorum. bunu siz de en az benim kadar iyi biliyorsunuz. kendinize itiraf ediyor musunuz, ediyorsanız böyle itiraflarla nasıl nefes alıyorsunuz, yok kendinizi kandırıyorsanız nasıl büyük bir hayal aleminiz var ve orada nasıl güzellikle kaybolabiliyorsunuz. bütün bunar da soru değil. sizi sevmeyişimi kendime anlatıyorum. neden sorular sorayım ki. sizi neden sevmiyorum. sevemiyorum. bir kaç satır nazım okuyunca sizi sevmek daha da zor oluyor. iyiden iyiye uzağa düşüyorum. şöyle de diyebilirim. şostakoviç dinleyince birkaç saniye. size isimler vermenin de anlamlı olduğunu sanmıyorum. isimlere de totem gibi tutunuveriyorsunuz. belki yanlışlıkla ya da şans eseri o sihirli kelimeyi dilimden yuvarlayıveriyorum. yuvarlanıverirken de yine aynı kapıya çıkıveriyorum. ah sizi gidi sizi. başka diller bilsem size o dillerde de konuşurdum. ama bilmiyorum. zaten bu dili de bilsem bile anlamıyorum. ama ne diyorduk. tutunmak. sizi neden sevmiyorum. ah sizi gidi sizi. nasıl seveyim ki sizi. tutunmak ve tutmak nasıl içiçe geçiveriyor. kurulan ağlara takılan eşyalar, simgeler, kavramlar ve insanlar ve insanlar ve insanlar. önce onlar size takılmış gibi görünse de en sonunda siz onlara tutunuverirsiniz. hatta bana en garip gelen devrime bile tutunuverirsiniz. kurallara. halklara. dillere. dinlere. aslında eninde sonunda insanlara. işte o tutunuşunuz. o sımsıkı tutunuşunuz. kurduğunuz ağlarla her şeyi tutuşunuz ve metafetişminiz. sizi sevemiyorum. kavram fetişizminiz. insan fetişizminiz. kendinizi kutsayışısınız ve sevgisizliğiniz. nefretiniz. ve kelimeleriniz. sizi sevemiyorum. aynısınız.
14 Aralık 2009 Pazartesi
*
Sizler mutlu olmayı, temiz olmayı, derli toplu olmayı seçtiniz
Benden temiz giysiler isterseniz hiç şüphe yok ki size temiz giysiler veririm
Fakat bilin ki çamurlu bir çayırda çimenlere uzanmaktır asıl size yaraşan
Benden derli toplu yuvalar isterseniz hiç şüphe yok ki size derli toplu yuvalar veririm
Fakat size yaraşan o mavi topu kendinize yuva bellemek ve onun düzenini kabullenmektir
Benden mutluluk isterseniz hiç şüphe yok ki size mutluluk dolu bir beden veririm
Fakat size yaraşan mutsuzluğun varlığıyla mutluluğu yaratmayı bilmenizdir
Benden temiz giysiler isterseniz hiç şüphe yok ki size temiz giysiler veririm
Fakat bilin ki çamurlu bir çayırda çimenlere uzanmaktır asıl size yaraşan
Benden derli toplu yuvalar isterseniz hiç şüphe yok ki size derli toplu yuvalar veririm
Fakat size yaraşan o mavi topu kendinize yuva bellemek ve onun düzenini kabullenmektir
Benden mutluluk isterseniz hiç şüphe yok ki size mutluluk dolu bir beden veririm
Fakat size yaraşan mutsuzluğun varlığıyla mutluluğu yaratmayı bilmenizdir
7 Aralık 2009 Pazartesi
herşey değişiyor,bir bakıyorsunuz ki olanlar olmuş, sizin etkiniz olmadan, sadece hatıralarda kalarak, arasıra yadedilerek, boşluk hep orada duruyor,
hayat kendi filizini ölümün üstünden yeşertir, ölüm köktür,topraktır, biz de bir ömürlük çiçekler.
ya hepsi biterse diye derinden üzülmekle geçer ömür aslında, hep son beklenir, bu kelimeler ne zaman bitecek?
yok yok çok ciddi değilim,Duran da değildir, sadece hayatı yaşamaya çalışıyorum, gülerek ve gülümseyerek..
bakalım insanların içine, gözlerine olabilir mesela, biz buradayız nasılsa, onlar da belki buradadır, birbirimizi görürüz içlerimizde, kendimizi kaptırırız yine, bedenlerin üstünde sur oluruz yükseliriz, sonra yıkılırız..dur...
Ne kadar da kurallara bağlıyım değil mi, komiksin artık., kurallarbenimiçimdeyokolurlarvarolurlar akarım, umurumdabiledeğildirler,
kıçımlagülerim hepsine.
bir şeylere adar mı insan kendini, ben kendimi yürümeye adamışımdır mesela, ya siz? bilmem, kimin kendini nerden kurduğunu bilmiyorum, anlaşma her zaman olmayabilir tabi, bütün dünya alem her zaman diyalogla kurulmaz, çatışma vardır bir de, gerilim bi yerde.,ve ateş.
yazdıkça yazmak ister Duran,ne anlatacak acaba bize, ben de pek biliyorum sayılmaz,o yürümeyi seviyor,bu konuda onunla diyalog halindeyiz, onun dışında Duran ve ben arasında geçimsizlik söz konusu, hatta de facto bir halde şizofrenik hallere bulaşıyorum, ya siz? siz nasıl oluyorsunuz acaba.
Her zaman anlaşmak zorunda değiliz tabii ki, bana saçma gelen şeyler başkalarına tatminkar gelebilir, kimbilir, ya da benimkiler başkalarına.
sizlerle güzel müzikler dinlemek isterim, sade bir yerlerinden.
Hoşçakalın.
23 Kasım 2009 Pazartesi
birkaç
dur canım geliyorum..
yokluk içimizi acıtan şeydir çoğu zaman, bizler yok olacağımızı hiç olacağımızı, özetle olmayacağımızı bilmiyoruz, idrak edemiyoruz, bütün ağlamalarımız boşuna, kahkahalarımız direnişi simgeliyor,ölüyoruz her daim.
senin yokluğun beni acıtır,üzer,gitme!
var olmak istiyorum, yok olacam,görüyorum anlamıyorum, hepimiz gibi biraz, hepimizi birleştiren şey bu değil mi? ölüm var çok şükür..
Duran, kendi kaosundan kozmozlar çıkarıyor,her gün doğuyor Duran, her gün duruyor yine duran, ağlıyor duran,içi boşalıyor,üzülüyor.kendine ve bütün bir aleme, zaman akıyor,birtek bunu biliyor Duran,nereden nereye bilmiyor, umursuyor bazen, bazen unutuyor,hepimiz gibi biraz, hepimiz unutuyoruz, unutkan küçük insanlık,kahretsin yine unuttum yargılara vamayacağımı,vardım bile..
Düşüyor Duran sonra ve ondan sonra,toprağa, bir tohum gibi, 'tohum vitaminden öte bir şeydir, tohum hayattır,tohum topraktır' insanlar ortaklaşıyor ara sıra, kelimeler eş zamanlı, fikirler de, sonra tanrı cezalandırıyor,Babilliler gibi,dağılıyoruz, şeytanımızı tanıyoruz,şeytanımız tanrımızdır! her insan inanır buna değil mi içten içe?!
Hatırlar insan öteki taraftan, unuttuğu gibi aynı, birdenbireolurherşey, her şey gibi biraz.
Korkar ötelerden insan, kendi prangası ona güven verir, ordadır işte, nerde olduğu farketmez onun için, küçük adam dinlemeyi öğrenemediği için küçüktür biraz,
birbirimizi dinleyecek miyiz?
-kimi
-bilmiyorum yine, lanet olsun.
yokluk içimizi acıtan şeydir çoğu zaman, bizler yok olacağımızı hiç olacağımızı, özetle olmayacağımızı bilmiyoruz, idrak edemiyoruz, bütün ağlamalarımız boşuna, kahkahalarımız direnişi simgeliyor,ölüyoruz her daim.
senin yokluğun beni acıtır,üzer,gitme!
var olmak istiyorum, yok olacam,görüyorum anlamıyorum, hepimiz gibi biraz, hepimizi birleştiren şey bu değil mi? ölüm var çok şükür..
Duran, kendi kaosundan kozmozlar çıkarıyor,her gün doğuyor Duran, her gün duruyor yine duran, ağlıyor duran,içi boşalıyor,üzülüyor.kendine ve bütün bir aleme, zaman akıyor,birtek bunu biliyor Duran,nereden nereye bilmiyor, umursuyor bazen, bazen unutuyor,hepimiz gibi biraz, hepimiz unutuyoruz, unutkan küçük insanlık,kahretsin yine unuttum yargılara vamayacağımı,vardım bile..
Düşüyor Duran sonra ve ondan sonra,toprağa, bir tohum gibi, 'tohum vitaminden öte bir şeydir, tohum hayattır,tohum topraktır' insanlar ortaklaşıyor ara sıra, kelimeler eş zamanlı, fikirler de, sonra tanrı cezalandırıyor,Babilliler gibi,dağılıyoruz, şeytanımızı tanıyoruz,şeytanımız tanrımızdır! her insan inanır buna değil mi içten içe?!
Hatırlar insan öteki taraftan, unuttuğu gibi aynı, birdenbireolurherşey, her şey gibi biraz.
Korkar ötelerden insan, kendi prangası ona güven verir, ordadır işte, nerde olduğu farketmez onun için, küçük adam dinlemeyi öğrenemediği için küçüktür biraz,
birbirimizi dinleyecek miyiz?
-kimi
-bilmiyorum yine, lanet olsun.
15 Kasım 2009 Pazar
9 Kasım 2009 Pazartesi
beyaz bembeyaz
dedem öldü, son nefesine kadar yaşayıp yemeğini yiyip,tok karınla, kendi halinde öldü işte.
köye gömüldü dedem, gömenler işimiz bitse de gitsek halinde, yerinden edilmiş köylerinde onunla ilişkileri güdükleşmiş, tarihi yok edilmiş. Köye verdikleri değer sadece mezarlıkları ve orada olan bir karış toprakları.
Kapital evet bir ilişkiler bütünüdür, toprağını satmak için piyasa aramakta bizim köylüler. Acınası halde. Bana herhangi birşey anlatılmasın, defolsunlar..
Hafızalar silinmekte, dedem öldü, yalnız,huysuz bir adamdı da aslında, pek sevmezdim ama öldü işte, soğukkanlı bir şekilde.
Hafızalar buharlaşmakta, herşey siliniyor, geriye kalan toz, bembeyaz, bir bakir(e) kendiliğinde, kirli.
Peki geriye kalan nedir? Güney Amerika'da 'Sembrando memoria cosechando la lucha' diye bir slogan vardı, yani 'hafıza ekiyoruz,direniş biçiyoruz'.
Karıştı plak, üzgünüm, parça yarım kaldı, zaten ne zaman bir şey için oh dedik, bazı zamanlar, emek harcadıklarımız için mesela, yemek yapmak gibi, insan yaptığı yemeği daha bir iştahla yer, kıymetini bilir çünkü, azığı onu azaltmaz,çoğaltır..
Herşey siliniyor, dur de!
Dursun Duran.
köye gömüldü dedem, gömenler işimiz bitse de gitsek halinde, yerinden edilmiş köylerinde onunla ilişkileri güdükleşmiş, tarihi yok edilmiş. Köye verdikleri değer sadece mezarlıkları ve orada olan bir karış toprakları.
Kapital evet bir ilişkiler bütünüdür, toprağını satmak için piyasa aramakta bizim köylüler. Acınası halde. Bana herhangi birşey anlatılmasın, defolsunlar..
Hafızalar silinmekte, dedem öldü, yalnız,huysuz bir adamdı da aslında, pek sevmezdim ama öldü işte, soğukkanlı bir şekilde.
Hafızalar buharlaşmakta, herşey siliniyor, geriye kalan toz, bembeyaz, bir bakir(e) kendiliğinde, kirli.
Peki geriye kalan nedir? Güney Amerika'da 'Sembrando memoria cosechando la lucha' diye bir slogan vardı, yani 'hafıza ekiyoruz,direniş biçiyoruz'.
Karıştı plak, üzgünüm, parça yarım kaldı, zaten ne zaman bir şey için oh dedik, bazı zamanlar, emek harcadıklarımız için mesela, yemek yapmak gibi, insan yaptığı yemeği daha bir iştahla yer, kıymetini bilir çünkü, azığı onu azaltmaz,çoğaltır..
Herşey siliniyor, dur de!
Dursun Duran.
31 Ekim 2009 Cumartesi
grisiyah
hayat kısa,kuşlar uçuyor
hava soğuyor. en sevmediğim şey de havayla birlikte musluktan akan suyun da soğuyor olması. sabahları elimi yüzümü yıkamayı iyice zor hale getiriyor bu durum. odamda ışık açmadan günün gri bitişini izliyorum. gri günlerin sıradışılığı bu işte. bütün gün başka hiçbir renk tonu olmuyor. hep grinin tonlarıyla gün bitiyor. oda griye bakarken ve bulanırken, buika da beni siyaha boyuyor. elindeki at kuyruğu gibi kalın fırçayı yüzüme her sürüşünde gıdıklanmaya benzer bir hisse bürünüyorum. buna rağmen beni siyaha boyamaya devam ediyor. hakkında büyük konuştuğum şeyler yine başımı eziyor. tanrıyı bilebiliriz. insan delirmeyecekse mutlu olmalı. ve hayattan bir şeyler de isteyebilmeli. futursuzca hatta. gri günlerde spinoza okumak yasaklanmalı. bach'ın ve mozart'ın el pençe divanlıkla tanrılaşmalarını yiyip yutan beethoven'a da içten bir sevgi beslemeli insan. halkını tanımayan ve o halkı bir "şeyler" yapmaya uğraşarak ömrünü harcayanlar da beyaza boyanmış bir binaya toparlanıp aralarında eğleşerek ölümü beklemeliler. diğer taraftan bir kaç cesur monark çıkmalı ortaya. bir kısım barış severi kılıçtan geçirmeli. en başa john lennon ve yokoyu koymalı monarklar. sabah programları bir sevinç bir keder bir sevinç bir keder sonra bir sevinç ve bir keder daha sağanağından milyonlarca yıl kurtulmamalı. bu yolla insanlar günün birinde o programlardan birinde aniden aydınlanabilir ya da filozof bile olabilir. ama birkaç milyon yıl sonra bütün bunların herhangi bir değeri kalmış olur mu bilemiyorum. koca bir uzayda kaybolmuş bir cam misket gibiyim. chopin dinleyip dinlettiğimde bile. sapıklık yapmayı bile adam gibi becerememek bir ömrü kaybeden olarak geçireceğime delalet eder sanırım. oysa insan delirmeyecekse mutlu da olabilmeli. kendimizi yaratmak için içimizden çıkan enerjiyi de sevince ve kedere dönüştürürken elimizde olarak ya da olmadan bir etik de kurar mıyız? kurar mıyız ha dostlar? şöyle güzel parıl parıl bir etik kursak, diğer deyişle hep "doğru" karşılaşmalar kurabilsek. siz etiği hiç bir karşılaşma olarak tahayyül etmiş miydiniz? cemil meriç'in yüzünü kitap sayfalarına sürüşü misali, yüzümü notalara sürüp ağlayasım da geliyor bazen. sonra karanlık iyiden iyiye çöküyor. bir kaç evin ışığı karşıki bayırdan daha kudretle ışıldamaya başlıyor. güneşin ışığı çekilince kendini adam sanan ışıklarımız var bu bile eğlence konusu oluyor bana. oysa bir kitaplık kuruyorum. her ayrıntısıyla usulca ve zevkle uğraştığım bir kitaplık. günün birinde bukle bukle sarı saçlarıyla ufacık kızım elini atıp oradan kitaplar seçebilsin okuyabilsin, okuyamazsa da kitapların kokusuna aşina olsun diye, bir kitaplık kuruyorum. kendimle hiçbir alakası yok. ben izleyiciyim eh ahali. bir kadını sevmekten ne anlarsın ki sen. oysa yıllar önce o sıska ve kendime benzettiğim deli bozması adam da yıldız haritama şöyle bir bakıp, hayatındaki mutsuzluklar hep kadınlar ekseninde şekillenecek demişti. oysa ben bu sözü tam ikiyüz sekiz yıl önce unutmuş ve kadınlarla mutlu olmaya and içmiştim. o sıska deli bozmasını boğarak öldürmeliydim. daha yıldız haritama gözlerini indirdiği anda yapmalıydım bunu. yapmadığım şeyler için daha fazla pişman olamam. zaten hiç pişman da olmadım. pişman olmak saçma derdim ama pişman olan insanların duygularını incitmek istemem. yalanlara inanıp, yalanları yaşayan insanları da incitmek istemem. oysa elime bir makinalı verseler hepsini kahkahalar atarak kurşuna dizerdim. bunu yapar mıydım dersiniz? yaşamın kıymetini yol kenarındaki su birikintilerinde can bulan yosunlardan öğrendim diyebilirim. biraz su biraz çamur ve biraz da gün ışığı. bir kaç günlük bir ömür ve kuruyan su birikintisi. dünyayı izlemek bu yüzden güzeldir. bunu hiç şüphe duymadan söyleyebilirim. okulun kaslı ve entellektüel hademesi yaşar abi "i just call to say i love you" şarkısı eşliğinde okul kazanına kömür küreklerken bizler de küçük kömür parçalarıyla birbirimizin yüzünü boyardık. kömür kokusu ve rutubetli kazan daireleri bana entellektüel hademeleri çağrıştırsa da, bu akşam yüzümü küçük kömür parçaları değil koca bir fırçayla buika boyuyor. ama yine aynı renge. siyaha. bilginiz olsun diye söylemeliyim pekin bir başkent değildir.
hava soğuyor. en sevmediğim şey de havayla birlikte musluktan akan suyun da soğuyor olması. sabahları elimi yüzümü yıkamayı iyice zor hale getiriyor bu durum. odamda ışık açmadan günün gri bitişini izliyorum. gri günlerin sıradışılığı bu işte. bütün gün başka hiçbir renk tonu olmuyor. hep grinin tonlarıyla gün bitiyor. oda griye bakarken ve bulanırken, buika da beni siyaha boyuyor. elindeki at kuyruğu gibi kalın fırçayı yüzüme her sürüşünde gıdıklanmaya benzer bir hisse bürünüyorum. buna rağmen beni siyaha boyamaya devam ediyor. hakkında büyük konuştuğum şeyler yine başımı eziyor. tanrıyı bilebiliriz. insan delirmeyecekse mutlu olmalı. ve hayattan bir şeyler de isteyebilmeli. futursuzca hatta. gri günlerde spinoza okumak yasaklanmalı. bach'ın ve mozart'ın el pençe divanlıkla tanrılaşmalarını yiyip yutan beethoven'a da içten bir sevgi beslemeli insan. halkını tanımayan ve o halkı bir "şeyler" yapmaya uğraşarak ömrünü harcayanlar da beyaza boyanmış bir binaya toparlanıp aralarında eğleşerek ölümü beklemeliler. diğer taraftan bir kaç cesur monark çıkmalı ortaya. bir kısım barış severi kılıçtan geçirmeli. en başa john lennon ve yokoyu koymalı monarklar. sabah programları bir sevinç bir keder bir sevinç bir keder sonra bir sevinç ve bir keder daha sağanağından milyonlarca yıl kurtulmamalı. bu yolla insanlar günün birinde o programlardan birinde aniden aydınlanabilir ya da filozof bile olabilir. ama birkaç milyon yıl sonra bütün bunların herhangi bir değeri kalmış olur mu bilemiyorum. koca bir uzayda kaybolmuş bir cam misket gibiyim. chopin dinleyip dinlettiğimde bile. sapıklık yapmayı bile adam gibi becerememek bir ömrü kaybeden olarak geçireceğime delalet eder sanırım. oysa insan delirmeyecekse mutlu da olabilmeli. kendimizi yaratmak için içimizden çıkan enerjiyi de sevince ve kedere dönüştürürken elimizde olarak ya da olmadan bir etik de kurar mıyız? kurar mıyız ha dostlar? şöyle güzel parıl parıl bir etik kursak, diğer deyişle hep "doğru" karşılaşmalar kurabilsek. siz etiği hiç bir karşılaşma olarak tahayyül etmiş miydiniz? cemil meriç'in yüzünü kitap sayfalarına sürüşü misali, yüzümü notalara sürüp ağlayasım da geliyor bazen. sonra karanlık iyiden iyiye çöküyor. bir kaç evin ışığı karşıki bayırdan daha kudretle ışıldamaya başlıyor. güneşin ışığı çekilince kendini adam sanan ışıklarımız var bu bile eğlence konusu oluyor bana. oysa bir kitaplık kuruyorum. her ayrıntısıyla usulca ve zevkle uğraştığım bir kitaplık. günün birinde bukle bukle sarı saçlarıyla ufacık kızım elini atıp oradan kitaplar seçebilsin okuyabilsin, okuyamazsa da kitapların kokusuna aşina olsun diye, bir kitaplık kuruyorum. kendimle hiçbir alakası yok. ben izleyiciyim eh ahali. bir kadını sevmekten ne anlarsın ki sen. oysa yıllar önce o sıska ve kendime benzettiğim deli bozması adam da yıldız haritama şöyle bir bakıp, hayatındaki mutsuzluklar hep kadınlar ekseninde şekillenecek demişti. oysa ben bu sözü tam ikiyüz sekiz yıl önce unutmuş ve kadınlarla mutlu olmaya and içmiştim. o sıska deli bozmasını boğarak öldürmeliydim. daha yıldız haritama gözlerini indirdiği anda yapmalıydım bunu. yapmadığım şeyler için daha fazla pişman olamam. zaten hiç pişman da olmadım. pişman olmak saçma derdim ama pişman olan insanların duygularını incitmek istemem. yalanlara inanıp, yalanları yaşayan insanları da incitmek istemem. oysa elime bir makinalı verseler hepsini kahkahalar atarak kurşuna dizerdim. bunu yapar mıydım dersiniz? yaşamın kıymetini yol kenarındaki su birikintilerinde can bulan yosunlardan öğrendim diyebilirim. biraz su biraz çamur ve biraz da gün ışığı. bir kaç günlük bir ömür ve kuruyan su birikintisi. dünyayı izlemek bu yüzden güzeldir. bunu hiç şüphe duymadan söyleyebilirim. okulun kaslı ve entellektüel hademesi yaşar abi "i just call to say i love you" şarkısı eşliğinde okul kazanına kömür küreklerken bizler de küçük kömür parçalarıyla birbirimizin yüzünü boyardık. kömür kokusu ve rutubetli kazan daireleri bana entellektüel hademeleri çağrıştırsa da, bu akşam yüzümü küçük kömür parçaları değil koca bir fırçayla buika boyuyor. ama yine aynı renge. siyaha. bilginiz olsun diye söylemeliyim pekin bir başkent değildir.
12 Ekim 2009 Pazartesi
yok yok başka bir haldeyim şimdi, iyi diyemem,kötü de diyemem, karışık diyebilirim.arıyorum...
Duran'a yol yine gözüktü, sabah olacak yola düşecek,yola düşeceğiz. Hayatımızın neresine gideceğiz bilmiyorum,dost blogda yazıldığı üzere: yol yoldur, yol yokuştur,yol yoldur,yol yokoluştur.
ben kendimi patlatmaya gidiyorum, nasıl? implosion ları ağır basan hallere akacam belki, bu yolun ne getireceğini kestirecek kadar akıllı veya önsezili olmak istemiyorum, öğrenmeye gidiyorum..sonrasını bilmiyorum, nomadic,gayet sade,gayet kendinde.gayet hiç...
Duran'a yol yine gözüktü, sabah olacak yola düşecek,yola düşeceğiz. Hayatımızın neresine gideceğiz bilmiyorum,dost blogda yazıldığı üzere: yol yoldur, yol yokuştur,yol yoldur,yol yokoluştur.
ben kendimi patlatmaya gidiyorum, nasıl? implosion ları ağır basan hallere akacam belki, bu yolun ne getireceğini kestirecek kadar akıllı veya önsezili olmak istemiyorum, öğrenmeye gidiyorum..sonrasını bilmiyorum, nomadic,gayet sade,gayet kendinde.gayet hiç...
4 Ekim 2009 Pazar
ironi?
04 Ekim 2009, Pazar
saat: 03:41
hayatı yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olarak algılamak her şeyden önce insanın kendisini çılgınca bir aşağılayışıdır.
yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olmak, dili konuşan kişi olmak, dilin yarattığı dünyaya da hapsolmak demektir. kelimenin tek-iki-üç-dört boyutlu varoluşlarını algılamak ve onlara gezintiler düzenlemek yerine yalnızca bir yalnızca iki ya da üç boyutlu hallerine kısılıp kalmak. anlam bir varoluş sorunundan öte bir tını sorunudur da.
retorik tam da burada tosladığımız duvardır sanırım. retorik ile söylem birbirine çok güzel şekilde örtüşüp birbirlerini gizleyiverirler. ve onlara diğer eşlik eden şey de sağduyudur.
mesela "insan ahlaklı olmalıdır". ya da "insan önce kendisini değiştirmelidir".
işte söylem ve retorik bu şekilde üstüste geçerler. retorik sayesinde aforizmik yargılara varılır. bu yargıları söylem hiç zaman kaybetmeden işgal eder ve içlerini dolduruverir. elbette art niyetlere yer bile vermiyorum. fakat söylemin yıkıcı ve işgalci gücünü bilememiş insanların aforizmik yapılardan da uzak durmasını salık verebiliriz böylece. zaten bu tarz bir yazın dilinin ortaya çıkmasını da biraz bu noktada anlamlandırabiliriz.
oysa söylemin hemen bittiği o eksozferimsi yerde, yani uzayın karalığının soğuğunun ve sessizliğinin en yoğunlaştığı o yerde, aslında sessizliğin yeni bir dil yaratacağı umudu ağır basarken, birdenbire dilin ışığın suda kırılması misali kırıldığını görüveririz. o kırılma ironidir. kelime aynı kelimedir. hatta belki cümle yapıları bile değişmemiştir. fakat gerçeklik, eğilip bükülmüştür. işte bu tınıya yansır. kelimenin tınısı başkalaşıverir. sanki a'nın üstüne şapka koymak gibidir. dil yumuşamış hatta hafifçe gevşemiştir. aforizmik bile konuşabilir zaman zaman. ama kendini ciddiye almadığı çok hissedilebilirdir. tınısı hafiflemiştir. suyun içinde ışığın kırılıp yön değiştirmesi hatta renklerine ayrılması misali kelime de alt tonlarına ayrılıverir. bütün tınılarına. o yüzden artık retorik burada tutunamaz. bu rengarenk alemde tek rengin egemenliğini ilan edebileceği bir "söylem"in kendine alan açabilmesi imkanı kayboluverir. ekzosferde atmosferin uzaya kaçışına benzer biçimde söylem de bu noktada sonsuza doğru buharlaşıverir. tutunamaz. iktidarın yüce kütle çekimin onu çekip soğurmasını bekler. fakat artık eşik geçilmiştir. çok geçtir. retorik darmadığın olmuştur. ironinin o bir zar kadar ince alanı sonsuz sessizlikten hemen önce tınının son varoluş alanı bütün varoluşun şeklini eğip bükerek anlama karşı adeta buharlaşarak ayakta durmaktadır.
işte anlam böyle katmanlanırken retoriğin ele geçirdiği alanın genişliğinin sebebi yaşamın devamlılığı için elzem oluşundandır.
retorik biraz seyrelince orada kendini ekzosfer zanneden bir termosfer çıkıverir karşımıza. o alandakiler hala söylemin ve retoriğin tını dünyasındaki anlamlarla bağlamlanmışlardır. fakat hafifledikleri hissi içindedirler. o yüzden komiktirler. zannedişleri onları gözümüze komik gösterir. hala aynı kelimeler ve dahası aynı tınılardadırlar ama dahası hala aynı anlamsal bağlamlara denk düşüvermektedirler. yani a'nın üstüne bir şapka koyamamaktadırlar. ha o şapkayı koymak da öyle bir kalem darbesiyle olacak iş değildir elbet. o şapkayı koyabilmek aslında dünyayı yeni bir çift gözle görebilmektir. işte retorik-komik-ironik arasında böyle bir geçişlilik ya da geçimsizlik ilişkisi vardır.
son satır olarak da haydi şunu ekleyelim. kelimelerin sırtı yeterince büküktür. yani sorumlulukları, kırılmış düşlere yaptıkları ev sahiplikleri, her ağızdan çıktıklarında köşeli bir yerlere çarpıp param parça dökülmüş olmaları ve babilden bu yana hep başka yönlere savrulmuş olmaları onları yeterince savunmasız ve yaralanabilir kılmıştır. şimdi bir de söylem onların o savunmasızlıklarını korkunç bir acımasızlıkla kullanıyorsa, insan, onlara biraz bebek ihtimamı göstermeyi çok görmemelidir. yani illaha insancıl olacaksınız diye illaha devrimci olacaksınız diye illaha özgür kız olacaksınız diye illaha müslüman olacaksınız illaha kürt olacaksınız kısaca illaha bir "şey" olacaksınız diye kelimelere bu kadar acımasız da olunmaz yani hani. kelimelere ve tınıya biraz ihtimam, ve söyleme biraz uyanıklık arzuladığım yalnızca bu.
kelimeyi kuş yuvası kadar incinebilir yatağında biraz huzura bırakmak ve kendi komedimizi onun sırtına daha fazla yüklememek. bütün a'ların üstüne birer şapka.
saat: 03:41
hayatı yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olarak algılamak her şeyden önce insanın kendisini çılgınca bir aşağılayışıdır.
yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olmak, dili konuşan kişi olmak, dilin yarattığı dünyaya da hapsolmak demektir. kelimenin tek-iki-üç-dört boyutlu varoluşlarını algılamak ve onlara gezintiler düzenlemek yerine yalnızca bir yalnızca iki ya da üç boyutlu hallerine kısılıp kalmak. anlam bir varoluş sorunundan öte bir tını sorunudur da.
retorik tam da burada tosladığımız duvardır sanırım. retorik ile söylem birbirine çok güzel şekilde örtüşüp birbirlerini gizleyiverirler. ve onlara diğer eşlik eden şey de sağduyudur.
mesela "insan ahlaklı olmalıdır". ya da "insan önce kendisini değiştirmelidir".
işte söylem ve retorik bu şekilde üstüste geçerler. retorik sayesinde aforizmik yargılara varılır. bu yargıları söylem hiç zaman kaybetmeden işgal eder ve içlerini dolduruverir. elbette art niyetlere yer bile vermiyorum. fakat söylemin yıkıcı ve işgalci gücünü bilememiş insanların aforizmik yapılardan da uzak durmasını salık verebiliriz böylece. zaten bu tarz bir yazın dilinin ortaya çıkmasını da biraz bu noktada anlamlandırabiliriz.
oysa söylemin hemen bittiği o eksozferimsi yerde, yani uzayın karalığının soğuğunun ve sessizliğinin en yoğunlaştığı o yerde, aslında sessizliğin yeni bir dil yaratacağı umudu ağır basarken, birdenbire dilin ışığın suda kırılması misali kırıldığını görüveririz. o kırılma ironidir. kelime aynı kelimedir. hatta belki cümle yapıları bile değişmemiştir. fakat gerçeklik, eğilip bükülmüştür. işte bu tınıya yansır. kelimenin tınısı başkalaşıverir. sanki a'nın üstüne şapka koymak gibidir. dil yumuşamış hatta hafifçe gevşemiştir. aforizmik bile konuşabilir zaman zaman. ama kendini ciddiye almadığı çok hissedilebilirdir. tınısı hafiflemiştir. suyun içinde ışığın kırılıp yön değiştirmesi hatta renklerine ayrılması misali kelime de alt tonlarına ayrılıverir. bütün tınılarına. o yüzden artık retorik burada tutunamaz. bu rengarenk alemde tek rengin egemenliğini ilan edebileceği bir "söylem"in kendine alan açabilmesi imkanı kayboluverir. ekzosferde atmosferin uzaya kaçışına benzer biçimde söylem de bu noktada sonsuza doğru buharlaşıverir. tutunamaz. iktidarın yüce kütle çekimin onu çekip soğurmasını bekler. fakat artık eşik geçilmiştir. çok geçtir. retorik darmadığın olmuştur. ironinin o bir zar kadar ince alanı sonsuz sessizlikten hemen önce tınının son varoluş alanı bütün varoluşun şeklini eğip bükerek anlama karşı adeta buharlaşarak ayakta durmaktadır.
işte anlam böyle katmanlanırken retoriğin ele geçirdiği alanın genişliğinin sebebi yaşamın devamlılığı için elzem oluşundandır.
retorik biraz seyrelince orada kendini ekzosfer zanneden bir termosfer çıkıverir karşımıza. o alandakiler hala söylemin ve retoriğin tını dünyasındaki anlamlarla bağlamlanmışlardır. fakat hafifledikleri hissi içindedirler. o yüzden komiktirler. zannedişleri onları gözümüze komik gösterir. hala aynı kelimeler ve dahası aynı tınılardadırlar ama dahası hala aynı anlamsal bağlamlara denk düşüvermektedirler. yani a'nın üstüne bir şapka koyamamaktadırlar. ha o şapkayı koymak da öyle bir kalem darbesiyle olacak iş değildir elbet. o şapkayı koyabilmek aslında dünyayı yeni bir çift gözle görebilmektir. işte retorik-komik-ironik arasında böyle bir geçişlilik ya da geçimsizlik ilişkisi vardır.
son satır olarak da haydi şunu ekleyelim. kelimelerin sırtı yeterince büküktür. yani sorumlulukları, kırılmış düşlere yaptıkları ev sahiplikleri, her ağızdan çıktıklarında köşeli bir yerlere çarpıp param parça dökülmüş olmaları ve babilden bu yana hep başka yönlere savrulmuş olmaları onları yeterince savunmasız ve yaralanabilir kılmıştır. şimdi bir de söylem onların o savunmasızlıklarını korkunç bir acımasızlıkla kullanıyorsa, insan, onlara biraz bebek ihtimamı göstermeyi çok görmemelidir. yani illaha insancıl olacaksınız diye illaha devrimci olacaksınız diye illaha özgür kız olacaksınız diye illaha müslüman olacaksınız illaha kürt olacaksınız kısaca illaha bir "şey" olacaksınız diye kelimelere bu kadar acımasız da olunmaz yani hani. kelimelere ve tınıya biraz ihtimam, ve söyleme biraz uyanıklık arzuladığım yalnızca bu.
kelimeyi kuş yuvası kadar incinebilir yatağında biraz huzura bırakmak ve kendi komedimizi onun sırtına daha fazla yüklememek. bütün a'ların üstüne birer şapka.
29 Eylül 2009 Salı
kaotik şeyler oluyor,
kaynıyor her taraf,ben içindeyim, duruyorum orada,ben de kaynıyorum.
hayat çok boyutlu içiçe bir bütün, siz bu yumağın bir yerindesiniz başlangıç noktanızı arıyorsunuz sona ulaşmak için.
tabi bunun pek tuttuğunu söyleyemem, yani yine kelimelerinizi yıkıp boşluğa hiçe sıfıra kendinizi atıyorsunuz.bu kaçınılmaz, bu sizi siz yapan şeydir,
bu şekilde mutlusunuz, çok ciddi olup sonra herşeyle dalga geçebilme hali, bizi biz yapan şey, ironimiz. hayatın nesini ciddiye alacaksınız.
özgürlüğünü mesela, boyutlardan sıyrılmayi bilmeyi, o kadar da akıllı olmamayi,ama mutsuz da olmamayı,mutlu olacak mısınız bilmem ama hayat bir yerde yaşamanın ciddiyetini taşıyor; hayat sizi ölümünüze götürüyor.
görüşelim canım, görüşelim.
kaynıyor her taraf,ben içindeyim, duruyorum orada,ben de kaynıyorum.
hayat çok boyutlu içiçe bir bütün, siz bu yumağın bir yerindesiniz başlangıç noktanızı arıyorsunuz sona ulaşmak için.
tabi bunun pek tuttuğunu söyleyemem, yani yine kelimelerinizi yıkıp boşluğa hiçe sıfıra kendinizi atıyorsunuz.bu kaçınılmaz, bu sizi siz yapan şeydir,
bu şekilde mutlusunuz, çok ciddi olup sonra herşeyle dalga geçebilme hali, bizi biz yapan şey, ironimiz. hayatın nesini ciddiye alacaksınız.
özgürlüğünü mesela, boyutlardan sıyrılmayi bilmeyi, o kadar da akıllı olmamayi,ama mutsuz da olmamayı,mutlu olacak mısınız bilmem ama hayat bir yerde yaşamanın ciddiyetini taşıyor; hayat sizi ölümünüze götürüyor.
görüşelim canım, görüşelim.
24 Eylül 2009 Perşembe
çiya
boşlukta özgürlüğün tadını alırsın,ararsın,yok,olmaz..
dağların eteklerinde yürüyorum,kulağmda hafiften bir ezgi, bir şiir -bir hallerdeyim,kendi halimdeyim..
modlar değişiyor Duran,bunun önünde duramıyorsun,saçmasın...
dağların eteklerinde yürüyorum,kulağmda hafiften bir ezgi, bir şiir -bir hallerdeyim,kendi halimdeyim..
modlar değişiyor Duran,bunun önünde duramıyorsun,saçmasın...
14 Eylül 2009 Pazartesi
biliyorum özlüyorum seni,kendimi alamıyorum bundan, hem nereme gireyim, içime mi? saçma, komiksin..
sana bakınca hüzünleniyorum, sevemediğime üzülüyorum,kendime üzülüyorum..
sen nesin?seni bilmiyorum, sen herkessin,sen kendinsin,karşımdasın, arkanda ufuk gözüküyor, güzel bir kadrajdasın, sana bakıyorum, kendimi unutuyorum...
sana bakınca hüzünleniyorum, sevemediğime üzülüyorum,kendime üzülüyorum..
sen nesin?seni bilmiyorum, sen herkessin,sen kendinsin,karşımdasın, arkanda ufuk gözüküyor, güzel bir kadrajdasın, sana bakıyorum, kendimi unutuyorum...
7 Eylül 2009 Pazartesi
ağır gelir sonra bişeyler.
çökersiniz,anlama anlamama anlamlandırma döngülerinde active pasive ayrımları yok olur, bağırmak istiyorum,var gücümle,karışmak istiyorum kaosa, kendimi bulmak isterim, kendimi kaybederim.
hisler bitince ne olur Duran,cinsiyetsiz,hislerin nerede? kayıp ettin bu uzun yolda, bütün ritimler içiçe girdi,durmadın,aradın, hislerini bulmak istedin, şeytandan çalmak istedin, tanrıya sunmak istemedin, zıtlıklardan sıkıldın, başka bi yerde bulmak istedin kendini sabah kalkınca, olmadı.
ağladın sonra,için eridi, öfkelendin,kendini kaybettin,kendin oldun.
sarkaç Duran,
çökersiniz,anlama anlamama anlamlandırma döngülerinde active pasive ayrımları yok olur, bağırmak istiyorum,var gücümle,karışmak istiyorum kaosa, kendimi bulmak isterim, kendimi kaybederim.
hisler bitince ne olur Duran,cinsiyetsiz,hislerin nerede? kayıp ettin bu uzun yolda, bütün ritimler içiçe girdi,durmadın,aradın, hislerini bulmak istedin, şeytandan çalmak istedin, tanrıya sunmak istemedin, zıtlıklardan sıkıldın, başka bi yerde bulmak istedin kendini sabah kalkınca, olmadı.
ağladın sonra,için eridi, öfkelendin,kendini kaybettin,kendin oldun.
sarkaç Duran,
28 Ağustos 2009 Cuma
27 Ağustos 2009 Perşembe
Oysa bihayli zaman geçmiştir geçmişle bugün arasında.
hüzünlenir Duran,
insanların yaşamış olduklarına bakar, hasretlerine bakar,hüzünlenir Duran, Geçmişle bugün arasında çok zaman vardır çünkü. Sizin hasret etttiğiniz şey ile olduğunuz şey arasındaki fark çok mudur bilmem,ne önemi var, olduğunuz haldesinizdir nasıl olsa, kaderciliğinizden değil hiçliğinizden.
insanların inançları beni çarpıyor, neye inandıkları değil mesele,nasıl bir bağlılıkla onun olmaları, kendi olmaları.Edebiyat yapmayı keseyim,söyleyecek ciddi şeylerim yok kusura bakma,insanlar sadece..
hüzünlenir Duran,
insanların yaşamış olduklarına bakar, hasretlerine bakar,hüzünlenir Duran, Geçmişle bugün arasında çok zaman vardır çünkü. Sizin hasret etttiğiniz şey ile olduğunuz şey arasındaki fark çok mudur bilmem,ne önemi var, olduğunuz haldesinizdir nasıl olsa, kaderciliğinizden değil hiçliğinizden.
insanların inançları beni çarpıyor, neye inandıkları değil mesele,nasıl bir bağlılıkla onun olmaları, kendi olmaları.Edebiyat yapmayı keseyim,söyleyecek ciddi şeylerim yok kusura bakma,insanlar sadece..
24 Ağustos 2009 Pazartesi
pürüzlü
Sert zemini duyup yazayım,
ben de çoğu zaman ne olduğumu, kim olduğumu, halimi düşünüyorum, nasıl olsa bi yere götürür beni diye düşünüyorum bulunduğum durumlar, sonra bir bakıyorum ki başka biri olmuşum artık, değişmişim,
bunun önemi şurda, siz aslında bir hiçsiniz, boşluksunuz,dolarsınız boşalırsınız, yıkanmayan su bardağınızsınız, üzerinize sinmiş kokular, dudaklar. bir bütün ve bir hiç
-uzun zamandır ne anlatıyorum ben?
-bişey anlattığım var bazen,bazen de öyle dolup boşalıyorum,
-doluluğuna ve boşluğuna şaşıyorum bazen
-narsist misin sen?
-kim,
sıkıldım, midem bulanıyor. üzgünüm, iyi değilim galiba.
ben de çoğu zaman ne olduğumu, kim olduğumu, halimi düşünüyorum, nasıl olsa bi yere götürür beni diye düşünüyorum bulunduğum durumlar, sonra bir bakıyorum ki başka biri olmuşum artık, değişmişim,
bunun önemi şurda, siz aslında bir hiçsiniz, boşluksunuz,dolarsınız boşalırsınız, yıkanmayan su bardağınızsınız, üzerinize sinmiş kokular, dudaklar. bir bütün ve bir hiç
-uzun zamandır ne anlatıyorum ben?
-bişey anlattığım var bazen,bazen de öyle dolup boşalıyorum,
-doluluğuna ve boşluğuna şaşıyorum bazen
-narsist misin sen?
-kim,
sıkıldım, midem bulanıyor. üzgünüm, iyi değilim galiba.
21 Ağustos 2009 Cuma
20 Ağustos 2009 Perşembe
şiddetin göbeğine düştü,hapishaneye.
orda yeşertti belki umutlarını tekrar, birşey anladı, insan olduğu yerde.
I never look into your eyes again.
Kaçıyor artık gözler birbirinden,görmeyi unutmuş zavallı insancık,bakmış bakmış da kör olmuş sonra, anlamamış.
tehlike sezilen birşey,insan ya da çağırır değil mi onu,ikisi de çoğu zaman.
anlamadım, ya siz?
sen tuzlu topraksın.
orda yeşertti belki umutlarını tekrar, birşey anladı, insan olduğu yerde.
I never look into your eyes again.
Kaçıyor artık gözler birbirinden,görmeyi unutmuş zavallı insancık,bakmış bakmış da kör olmuş sonra, anlamamış.
tehlike sezilen birşey,insan ya da çağırır değil mi onu,ikisi de çoğu zaman.
anlamadım, ya siz?
sen tuzlu topraksın.
15 Ağustos 2009 Cumartesi
dışarısı
neden bahsediyorsun sen?
-alem nerde sen nerdesin,
-bir girdabın içinde yönünü kaybedersin,kaybederim.
unuttum.
hayat,insan ince hattın üzerinde kendini yaratıyor,bir duvar taşıdır insan, içinde ve dışında olanlar onu ilgilendirmez,sınırlandırır ama herşeyi insan, kendisi hapishane halini alır, özgürleşemez,kendinde açılan yaralar, pencereler onu hafifletmez,daha belirgin kırar,yorulur insan,arkasına bakmaz bazen,neyi kaybettiğinin neyi kazandığının hesabını yapmak istemez,acısını cebine koyar, yürümeye başlar tekrardan.
-alem nerde sen nerdesin,
-bir girdabın içinde yönünü kaybedersin,kaybederim.
unuttum.
hayat,insan ince hattın üzerinde kendini yaratıyor,bir duvar taşıdır insan, içinde ve dışında olanlar onu ilgilendirmez,sınırlandırır ama herşeyi insan, kendisi hapishane halini alır, özgürleşemez,kendinde açılan yaralar, pencereler onu hafifletmez,daha belirgin kırar,yorulur insan,arkasına bakmaz bazen,neyi kaybettiğinin neyi kazandığının hesabını yapmak istemez,acısını cebine koyar, yürümeye başlar tekrardan.
14 Ağustos 2009 Cuma
kafadan
kırık belki.
neye tutunsun insan?
kelimelerine mi,fikirlerine mi,aleme mi, yıldızlara mı,yoksa sevgisine mi?
yerçekimi maalesef izin vermez size,çakılırsınız.
içim açılmıyor bir türlü,açılmak istiyor,bişey tutuyor,ne tutuyor,travma mı acaba?
bu hal ne,
boşverdim gitti.
neye tutunsun insan?
kelimelerine mi,fikirlerine mi,aleme mi, yıldızlara mı,yoksa sevgisine mi?
yerçekimi maalesef izin vermez size,çakılırsınız.
içim açılmıyor bir türlü,açılmak istiyor,bişey tutuyor,ne tutuyor,travma mı acaba?
bu hal ne,
boşverdim gitti.
10 Ağustos 2009 Pazartesi
gayet de seslerin, müziğin içinde kaybolurum. kendimi onlarda bulurum çoğu zaman,müzisyenin bastığı sesimdir,bazen de müzisyenin eliyim,ben yıkarım ben kurarım,sonsuz döngüde kaybolurum, perde iken eskirim zamanla,sesimi bulurum sonunda...
kaosun içini bilirsin:
içinde kosmosu taşıyan şeydir kaos,düzensizlik ve düzen çok sakıncalı kelimeler,doğa kuralı kelimelerden üstündür,boştasın bak..
hasretleri olurum insanların,ben buna mahkumum çoğu zaman,kendi hasretlerim bende,Duranda,onları unuturum çoğu zaman ama cebimdedirler,ruhumdadırlar,kurtulamam,
neye hasret duyarsın ey yolcu?
ben bir yolcuyum ey derviş
ben yola hasret duyarım
kimliğimi her gün yollarda bulurum.
bu muhabbeti uzatmak istemiyorum,içime düşüyorum.
kaosun içini bilirsin:
içinde kosmosu taşıyan şeydir kaos,düzensizlik ve düzen çok sakıncalı kelimeler,doğa kuralı kelimelerden üstündür,boştasın bak..
hasretleri olurum insanların,ben buna mahkumum çoğu zaman,kendi hasretlerim bende,Duranda,onları unuturum çoğu zaman ama cebimdedirler,ruhumdadırlar,kurtulamam,
neye hasret duyarsın ey yolcu?
ben bir yolcuyum ey derviş
ben yola hasret duyarım
kimliğimi her gün yollarda bulurum.
bu muhabbeti uzatmak istemiyorum,içime düşüyorum.
4 Ağustos 2009 Salı
eğlence
kaskatı durdu kolonun dibinde,oturdu,karşısındaki kadına baktı,sallamadı,umuruna takmadı.
yalnız insan bundan kaçamıyor,çevrenizdeki kelimeler birer uçak olup üzerinizden geçiyor,bir tele takılıp düşmelerini umud edersiniz,çakılsınlar istersiniz boşluğa,siz boşluğa düşersiniz,dibine düşersiniz,bilmezsiniz..
yalnız insan mutlu mutsuz ayrımlarında değil, biricikliğiyle yetinmekte,hergün uçaklar üzerinden geçse de umursamammakta.çare arayası yok buna,üzgünüm.
ALIM_SATIM_YEMEK
Bir adamdan şöyle bir laf dinledim:
toprağa ektiğinizi satamıyorsunuz ki ekesiniz,değmiyor.
kapital bir ilişkilerbütünüdür,herşeyle kurduğunuz ilişki halini alır kapital..
ortamlardaki kendini seçemeyen,ne idüğü belirsiz kelimeler bütünleri biter,
ey insanlık tarihi,nerdesin?
yalnız insan bundan kaçamıyor,çevrenizdeki kelimeler birer uçak olup üzerinizden geçiyor,bir tele takılıp düşmelerini umud edersiniz,çakılsınlar istersiniz boşluğa,siz boşluğa düşersiniz,dibine düşersiniz,bilmezsiniz..
yalnız insan mutlu mutsuz ayrımlarında değil, biricikliğiyle yetinmekte,hergün uçaklar üzerinden geçse de umursamammakta.çare arayası yok buna,üzgünüm.
ALIM_SATIM_YEMEK
Bir adamdan şöyle bir laf dinledim:
toprağa ektiğinizi satamıyorsunuz ki ekesiniz,değmiyor.
kapital bir ilişkilerbütünüdür,herşeyle kurduğunuz ilişki halini alır kapital..
ortamlardaki kendini seçemeyen,ne idüğü belirsiz kelimeler bütünleri biter,
ey insanlık tarihi,nerdesin?
Explosion mı implosion mı bilmiyorum,kalıyorum,duruyor Duran, sıkılırsanız sizin canınızı daha da sıkmak için,kendi içine daha çok düşmek için,
-etleri dağılsın her tarafa Duranın,paramparça olsun,
en küçük hücresine kadar irkilsin,kalakalsın,girsin içine.
nereye böyleydi Nazan ablanın şarkısının adı,çıkmaz sokak.
bir saçmalıklar içinde düşer kalkar Duran,bakmaz bakar Duran, canım.hüzünlenir sonra,haline bakar,sonra haliyle unutur hayatına bakar.
bundan yorulmayacaksın..
-etleri dağılsın her tarafa Duranın,paramparça olsun,
en küçük hücresine kadar irkilsin,kalakalsın,girsin içine.
nereye böyleydi Nazan ablanın şarkısının adı,çıkmaz sokak.
bir saçmalıklar içinde düşer kalkar Duran,bakmaz bakar Duran, canım.hüzünlenir sonra,haline bakar,sonra haliyle unutur hayatına bakar.
bundan yorulmayacaksın..
2 Ağustos 2009 Pazar
yokvar-kendi
her zenginlik kendi yoksulluğunu taşır içinde,iter onu, dışlar,görür bakmaz.
yanılıyordur oysa,uzaklara bakıyor adam
-kayboluyorsun
-evet
hayat ne kadar zordur bazen,kale dibinde insanlar başka bir alemdedir artık, herkes görür onları,kimse görmez aynı zamanda, unutulmuştur..
yalnız kalmıştır sur dibindeki adam, çöplük içinde yaşar,çocuğuyla oynamayı bilir ama,hepimizden çok daha iyi bi şekilde, kendi halinde.
bişeylerin olması için birilerinin paso bişeyler anlatmasına,yönlendirmesine,fikir üretmesine gerek yok, kocaman bir yalan bu da. insanlar dertleri oldukça çözüm bulma yoluna gidiyorlar,bildiğimiz bilmediğimiz insanlar,dışlanmışlar,ezilenler.
ezilen kendi umudunu yaratıyor. ayık..
bazısı öyle derseniz haklısınız,bazısı uyuyor hala.
zamanı gelmiştir artık...
yanılıyordur oysa,uzaklara bakıyor adam
-kayboluyorsun
-evet
hayat ne kadar zordur bazen,kale dibinde insanlar başka bir alemdedir artık, herkes görür onları,kimse görmez aynı zamanda, unutulmuştur..
yalnız kalmıştır sur dibindeki adam, çöplük içinde yaşar,çocuğuyla oynamayı bilir ama,hepimizden çok daha iyi bi şekilde, kendi halinde.
bişeylerin olması için birilerinin paso bişeyler anlatmasına,yönlendirmesine,fikir üretmesine gerek yok, kocaman bir yalan bu da. insanlar dertleri oldukça çözüm bulma yoluna gidiyorlar,bildiğimiz bilmediğimiz insanlar,dışlanmışlar,ezilenler.
ezilen kendi umudunu yaratıyor. ayık..
bazısı öyle derseniz haklısınız,bazısı uyuyor hala.
zamanı gelmiştir artık...
kıllanıyorum,tutamıyorum kendimi, hislerim düşüyor,kafam düşüyor.
bu ara şu meşhur laf aklıma takılıyor,
küçük insanlar insanları, orta insanlar olayları,büyük insanlar fikirleri konuşurlar. peki bir soru..
büyük insanlar fikirleri ve insanları içiçe konuşuyorlarsa ne olacak? ya da tersi. Olan bu,ister inan ister inanma.yok öyle bi şey yani,ünlü söz falan fasa fiso,genellemelere kapalıyız,küçük büyük salaklıklarına da.
ben bazen düşerim, anlayamam ne olurum, anlayamam kendimi, çevremi,kalırım, canım sıkılır, boşa alırım, canım sıkılır,içim açılır,kalırım sonra.bi şey bulamam ne kendimde ne alemde,bitirmek isterim,,anlamsız gelir,boşa alır herşey, olduğu halindedir,
-anlamadığım için de yanmam,geçmiştir tren.
bu böyle gidergelir,söz de sararır,aynaya bakarım,kendimi görürüm,bakarım kendime,kendimi unuturum,görüntüye kanarım,içimde ne olduğunu unuturum, görüntüsüz olan şeylerden yaşarım içimde,hayatlarım içiçe girmiştir,1 2 3 ve daha bilmem kaçıncı hayatım Oğuz Atayı selamlar,derdini anlar biraz,ortaklaşır artık ölü olan bir adamla,üzülür.
-hislerimi kendime sorarım, içimden bi cevap gelmez.
bu ara şu meşhur laf aklıma takılıyor,
küçük insanlar insanları, orta insanlar olayları,büyük insanlar fikirleri konuşurlar. peki bir soru..
büyük insanlar fikirleri ve insanları içiçe konuşuyorlarsa ne olacak? ya da tersi. Olan bu,ister inan ister inanma.yok öyle bi şey yani,ünlü söz falan fasa fiso,genellemelere kapalıyız,küçük büyük salaklıklarına da.
ben bazen düşerim, anlayamam ne olurum, anlayamam kendimi, çevremi,kalırım, canım sıkılır, boşa alırım, canım sıkılır,içim açılır,kalırım sonra.bi şey bulamam ne kendimde ne alemde,bitirmek isterim,,anlamsız gelir,boşa alır herşey, olduğu halindedir,
-anlamadığım için de yanmam,geçmiştir tren.
bu böyle gidergelir,söz de sararır,aynaya bakarım,kendimi görürüm,bakarım kendime,kendimi unuturum,görüntüye kanarım,içimde ne olduğunu unuturum, görüntüsüz olan şeylerden yaşarım içimde,hayatlarım içiçe girmiştir,1 2 3 ve daha bilmem kaçıncı hayatım Oğuz Atayı selamlar,derdini anlar biraz,ortaklaşır artık ölü olan bir adamla,üzülür.
-hislerimi kendime sorarım, içimden bi cevap gelmez.
28 Temmuz 2009 Salı
suyu dinle ateşi yak
beyaz sayfanın üstüne ne yazılır ki?beyaz siyah olur kalır orda.donakalır,bulur öteki yarısını..
'no quiero la vida'
peki ne oldu.bu soru beni yoruyor,insan yorulur değil mi, taşımaktan yorulur kendini yanılıyor muyum?
annem dedi geçen gün: insan uyumazsa ölür oğlum dedi:),bana kızıyordu,takılıyordu. haklı kadın, uyuyor ve unutuyor insan..yenileniyorsunuz her uyandığınızda,ne anlatıyor bu adam değil mi..
bu adam,Duran,fazlalıklarından kurtulmaya çalışıyor..rahat.
'no quiero la vida'
peki ne oldu.bu soru beni yoruyor,insan yorulur değil mi, taşımaktan yorulur kendini yanılıyor muyum?
annem dedi geçen gün: insan uyumazsa ölür oğlum dedi:),bana kızıyordu,takılıyordu. haklı kadın, uyuyor ve unutuyor insan..yenileniyorsunuz her uyandığınızda,ne anlatıyor bu adam değil mi..
bu adam,Duran,fazlalıklarından kurtulmaya çalışıyor..rahat.
27 Temmuz 2009 Pazartesi
nerede
canım nerdesin?- burdayım,
sarkaç insan,Duran, olduğu kadar..can sıkıntısıyla başedebildiği kadar.
boşlukların ne önemi vardır?
boşluk doluluğu taşır çevresinde,doluluk için de tersi,
sarkaç insan,gidip gelir, bilemez. boşluğu doluluğu olmuştur,
bakıyor çevresine çocuk, arkadaşlıyla birbirlerine çelme takıyorlar,aynı anda düşüyorlar,
-yanlışlıkla oldu..
bibirlerine bakıyorlar,topa doğru koşuyorlar yine. top oynuyorlar sadece...
homo ludens hala devam ediyor hikayesine,ne şekilde kimse bilmez,sormak da fayda etmez.
ciddiyet nerede saklıdır? -bir çocuğun duruşunda, evcilik oynarken bile.
dağınıklık başa bela değil mi, soru değil, kelimelerin azizliği,vurgu o kadar da noktalama işaretlerine bağlı değil,konuşmaya bağlı.kelimeler boşa çıkıyor yine,boşluğa.
DİĞER BÖLÜM
bazen karşımdakiyle bir anda birbirimizi anlamamaya başlayacakmışız gibi hissediyorum,hoooooooop,bir kelime daha söylüyorum,yüzüme bakıyor,anlamlı bakıyor,anlıyorum,anlıyor.
sarkaç insan,Duran, olduğu kadar..can sıkıntısıyla başedebildiği kadar.
boşlukların ne önemi vardır?
boşluk doluluğu taşır çevresinde,doluluk için de tersi,
sarkaç insan,gidip gelir, bilemez. boşluğu doluluğu olmuştur,
bakıyor çevresine çocuk, arkadaşlıyla birbirlerine çelme takıyorlar,aynı anda düşüyorlar,
-yanlışlıkla oldu..
bibirlerine bakıyorlar,topa doğru koşuyorlar yine. top oynuyorlar sadece...
homo ludens hala devam ediyor hikayesine,ne şekilde kimse bilmez,sormak da fayda etmez.
ciddiyet nerede saklıdır? -bir çocuğun duruşunda, evcilik oynarken bile.
dağınıklık başa bela değil mi, soru değil, kelimelerin azizliği,vurgu o kadar da noktalama işaretlerine bağlı değil,konuşmaya bağlı.kelimeler boşa çıkıyor yine,boşluğa.
DİĞER BÖLÜM
bazen karşımdakiyle bir anda birbirimizi anlamamaya başlayacakmışız gibi hissediyorum,hoooooooop,bir kelime daha söylüyorum,yüzüme bakıyor,anlamlı bakıyor,anlıyorum,anlıyor.
26 Temmuz 2009 Pazar
22 Temmuz 2009 Çarşamba
por querer te amar
deniz dalgaları gidip geliyor..
yıldızlar gökyüzünde asılı,duruyorlar,düşecekler,tutma,düşsünler.
bazen onlar oldun,yıldız oldun, toprak oldun bazen de,dokundun ona
-unuttun gitti sonra
ellerinde kaldı izi toprağın
gözlerinde kaldı izi yıldızların
sen oldun..
yıldızlar gökyüzünde asılı,duruyorlar,düşecekler,tutma,düşsünler.
bazen onlar oldun,yıldız oldun, toprak oldun bazen de,dokundun ona
-unuttun gitti sonra
ellerinde kaldı izi toprağın
gözlerinde kaldı izi yıldızların
sen oldun..
20 Temmuz 2009 Pazartesi
gönülsüz
erkek kadına bakıyor,kadın erkeğe bakıyor
düşünüyor kadın
-ne oluyor bana
kendi içinde kadın,gökyüzüne bakmayı unutmuş, unutmuş da aklına gelmemiş hiç.
erkeğin içi sıkılmış,bakmış öyle etrafına,kafasını çevirmiş her tarafa,anlayamamış.
ikisi de merak etmemişler,ikisi de öyleymiş.birbirlerine bakmışlar uzun uzun,bu hiç bitmesin istemişler, sonra yalnızlıktan önce var olan kelime başlamış. canları sıkılmış kadınla erkeğin.
özlemişler birbirlerini ikisi,özlemişler, hasret içindeymişler, bir varmış bir yokmuş olmuşlar çoğu zaman,
hislerini kaybetmişler ikisi, bi türlü gerisini getirememişler,sonra içlerine dönmüşler, sıkılmışlar,kadın erkeğe bakmış, görmemiş.
erkek kadını düşünmüş,görmüş, bakmış,unutmuş.
ikisi de özlem içindelermiş,
-dur abi, ben sana bişey diyecem.
kimsin sen?
anlamadığın şeyim ben,
düşünüyor kadın
-ne oluyor bana
kendi içinde kadın,gökyüzüne bakmayı unutmuş, unutmuş da aklına gelmemiş hiç.
erkeğin içi sıkılmış,bakmış öyle etrafına,kafasını çevirmiş her tarafa,anlayamamış.
ikisi de merak etmemişler,ikisi de öyleymiş.birbirlerine bakmışlar uzun uzun,bu hiç bitmesin istemişler, sonra yalnızlıktan önce var olan kelime başlamış. canları sıkılmış kadınla erkeğin.
özlemişler birbirlerini ikisi,özlemişler, hasret içindeymişler, bir varmış bir yokmuş olmuşlar çoğu zaman,
hislerini kaybetmişler ikisi, bi türlü gerisini getirememişler,sonra içlerine dönmüşler, sıkılmışlar,kadın erkeğe bakmış, görmemiş.
erkek kadını düşünmüş,görmüş, bakmış,unutmuş.
ikisi de özlem içindelermiş,
-dur abi, ben sana bişey diyecem.
kimsin sen?
anlamadığın şeyim ben,
19 Temmuz 2009 Pazar
titreme
nöbetlere girerdi Dostoyevski, kendisi de girerdi kafasındaki insanları da..
yetenek beni cezbediyor,yeteneği seviyorum ve de empatiyi, olaya ve ötekine ayrı ayrı kopmak çok şey demektir belki de. işte o zaman zamanı başka bir raya sokar insan,başka bişey yapmaya başlar artık,kurar,yıkar,kurar,yıkar...
bu döngü bitecek gibi değildir,mod değiştirir sıklıkla,ne olduğunu anlar,ne olacağını kestiremez,miyoplaşır bazen insan, bazen de köpekleşir,uzaklara bakar, ve acılarıyla sevişmeye başlar,insanların özlemleri hasretleri onun özlemi ve hasreti olur, iş işten geçmiştir bazen, kendini içinde bulmuştur, farkeder bir anda yalnızca.
o zaman devamında kendisi midir,kendiyle olanlar kadar mıdır?olduğu kadardır işte,insan,biricik insan.saçmalıklarına baktığım, dalga geçtiğim, bazen umursamadığım,bazen bana öğreten, bazen beni vuran insanlar,çarptığım insanlar.
kim kime ömrü boyunca ne kadar çarpmıştır?
soruyorum sadece aklıma geldi,es geçebiliriz istersen, sorum çok, başın ağrıyorsa söyle bilelim değil mi, hem seni kaybetmemiş olurum, sana çarparım..
bu saçmalık akıl bırakmayacak bende, ne yazıyorum, bok mu var, soru sormayı bırakıyorum, buna soru işaretini ortadan kaldırarak belki başlayabilirim.
-salak..
aklına geldi önce insanoğlunun, sonra dedi ki ben bu duyguları,modları nasıl yazayım dedi, noktalama işaretleri dediğimiz şeyleri icat etti,sonra onların kölesi oldu, günlük konuşma dilinde bile, stop.
-hafif pis gülümseme
ve sonrası derin bir suskunluk.
BÖLÜM 2
nereye akar insan,nehir olabilir mi mesela,ya da kum, çöker mi,bataklık olur mu..insan ve toplum olaylarına girmeyecem, o konu hala merak konusu.
hislerim altüst oluyor,içiçe,altalta üstüste biniyorlar, canımı sıkıyorlar, onlar benim,bundan kurtulmak diye bi şey var mı bilmem,insan kendini kendiyle taşıyor, neyse o çoğu zaman, geleceğe bakıyor bazı zaman bir köpek gibi, bazen de kendine bakıyor şaşkınlıkla,orada anlık kalıyor öyle,
ve bu döngüler bütünü bitmek bilmeyecek.ne zamandır rüya görmüyorum?
yetenek beni cezbediyor,yeteneği seviyorum ve de empatiyi, olaya ve ötekine ayrı ayrı kopmak çok şey demektir belki de. işte o zaman zamanı başka bir raya sokar insan,başka bişey yapmaya başlar artık,kurar,yıkar,kurar,yıkar...
bu döngü bitecek gibi değildir,mod değiştirir sıklıkla,ne olduğunu anlar,ne olacağını kestiremez,miyoplaşır bazen insan, bazen de köpekleşir,uzaklara bakar, ve acılarıyla sevişmeye başlar,insanların özlemleri hasretleri onun özlemi ve hasreti olur, iş işten geçmiştir bazen, kendini içinde bulmuştur, farkeder bir anda yalnızca.
o zaman devamında kendisi midir,kendiyle olanlar kadar mıdır?olduğu kadardır işte,insan,biricik insan.saçmalıklarına baktığım, dalga geçtiğim, bazen umursamadığım,bazen bana öğreten, bazen beni vuran insanlar,çarptığım insanlar.
kim kime ömrü boyunca ne kadar çarpmıştır?
soruyorum sadece aklıma geldi,es geçebiliriz istersen, sorum çok, başın ağrıyorsa söyle bilelim değil mi, hem seni kaybetmemiş olurum, sana çarparım..
bu saçmalık akıl bırakmayacak bende, ne yazıyorum, bok mu var, soru sormayı bırakıyorum, buna soru işaretini ortadan kaldırarak belki başlayabilirim.
-salak..
aklına geldi önce insanoğlunun, sonra dedi ki ben bu duyguları,modları nasıl yazayım dedi, noktalama işaretleri dediğimiz şeyleri icat etti,sonra onların kölesi oldu, günlük konuşma dilinde bile, stop.
-hafif pis gülümseme
ve sonrası derin bir suskunluk.
BÖLÜM 2
nereye akar insan,nehir olabilir mi mesela,ya da kum, çöker mi,bataklık olur mu..insan ve toplum olaylarına girmeyecem, o konu hala merak konusu.
hislerim altüst oluyor,içiçe,altalta üstüste biniyorlar, canımı sıkıyorlar, onlar benim,bundan kurtulmak diye bi şey var mı bilmem,insan kendini kendiyle taşıyor, neyse o çoğu zaman, geleceğe bakıyor bazı zaman bir köpek gibi, bazen de kendine bakıyor şaşkınlıkla,orada anlık kalıyor öyle,
ve bu döngüler bütünü bitmek bilmeyecek.ne zamandır rüya görmüyorum?
16 Temmuz 2009 Perşembe
yıldızlar
baktım onlara,parladılar,yakındım,uzağım,uzaktım,yakınım...
alem tabi geç-erken arasında gidip gelmiyor, zaman da öyle..
her şey yerli yerinde mi?ne alakasın ya nerden çıktı...
içime döndüm,dışarı çıktım,döndüm,çıktım ve arada kaldım, bu hayatı nereye kadar yaşayayım ki? bilmiyorum,ikna olmaya ya da ikna edilmeye ihtiyacım yok, ne gösterir hayat belli olmaz, sıkıcı sadece,bunu biliyorum, sıkıcıydı, sıkıcı,sıkıcı olacak, umutsuzum,hayallerim var,adım adım,yavaş yavaş sancıyacak hayat,
sonra kop..
yaralarımın kabuklarını üzerimde taşıyorum,bazen unutuyorum cebimde olduklarını,yeni yaralar açıyorum,onları da sonra bi bakıyorum ki cebime koymuşum,cebim delik mi acaba..bakmadım, orda olduklarını biliyorum, delik büyük değil belki hafızasızlaşacak kadar,ordalar biliyorum,duyuyorum..
yıldızlar,estrellas,çok yakınım,çooooook uzağım,ay da yok bugünlerde teselli edecek,zaman işte bazen birisi kaybolur,bazen öteki,bazen ikisi de olur, bazen ikisi de olmaz..çok tekrar,üfffffff...
bırak,
tekrar edilmeyen bişey mi var? kandırma ve soyun, bırak.
canım yıldızlar, benden alakasız öylece parlıyorlar.
alem tabi geç-erken arasında gidip gelmiyor, zaman da öyle..
her şey yerli yerinde mi?ne alakasın ya nerden çıktı...
içime döndüm,dışarı çıktım,döndüm,çıktım ve arada kaldım, bu hayatı nereye kadar yaşayayım ki? bilmiyorum,ikna olmaya ya da ikna edilmeye ihtiyacım yok, ne gösterir hayat belli olmaz, sıkıcı sadece,bunu biliyorum, sıkıcıydı, sıkıcı,sıkıcı olacak, umutsuzum,hayallerim var,adım adım,yavaş yavaş sancıyacak hayat,
sonra kop..
yaralarımın kabuklarını üzerimde taşıyorum,bazen unutuyorum cebimde olduklarını,yeni yaralar açıyorum,onları da sonra bi bakıyorum ki cebime koymuşum,cebim delik mi acaba..bakmadım, orda olduklarını biliyorum, delik büyük değil belki hafızasızlaşacak kadar,ordalar biliyorum,duyuyorum..
yıldızlar,estrellas,çok yakınım,çooooook uzağım,ay da yok bugünlerde teselli edecek,zaman işte bazen birisi kaybolur,bazen öteki,bazen ikisi de olur, bazen ikisi de olmaz..çok tekrar,üfffffff...
bırak,
tekrar edilmeyen bişey mi var? kandırma ve soyun, bırak.
canım yıldızlar, benden alakasız öylece parlıyorlar.
10 Temmuz 2009 Cuma
derin
insanlar derin midir, genelde değillerdir, biz aslında kendimizi yanıltıyoruz çoğu zaman,insanlar anlıktır çoğu zaman,öngörülüdürler bazıları,anlıktırlar, değildirler de.
insanevladı duygularını hislerini neresinde taşır ya da saklar, sakınır?
insan kendini kaybeder,arar arar sonra
bulamaz..
insanevladı duygularını hislerini neresinde taşır ya da saklar, sakınır?
insan kendini kaybeder,arar arar sonra
bulamaz..
7 Temmuz 2009 Salı
6 Temmuz 2009 Pazartesi
tarihin
önünde,arkasında,ortasında,hiçbirşeyinde..
las palabras se callan...
artık Duran dinleme dinlenme hallerinin neresindedir bilmez,bazen dinler bazen durmuş olur her ne hikmetse, kendi bilmez ki size anlatsın, kendinin içinde gider gelir o,kendini kaybetmek ister,kaybeder,kaybedemediği zamanlarda tarihten medet umar hale gelir..
tanrım, bizim bununla ne alakamız var, öleceğiz,
işte tarih ölüler üstüne kurlmuştur, o bizim göstergemizdir,sadece süreçler bütünü değil bahis, aynı zamanda biricik bireyim ölümü. bu bireyi taşıyan toplumun da başka bir hal alması,
birilerinin yokluğu ölüm üzerinden,yokluk üzerinden bizi şekillendiriyor, bir bakıyoruz sonra, kendi varlığımızı ölüme dayatıyoruz bazen, salak ruhlarımıza inanarak,sonra şşşşşt.
-sunduk işte kendimizi ölüme.
asılı herşey, havada, ben yerdeyim, bakıyorum onlara,ben nerdeyim?
...
bir zamanlar,hayatın cilvesi işte ya, huzurlu olduğumu düşünmüştüm, biliyordum,herşey değişiyor,insanoğlu civa mıdır ki her yöne aksın ve kalsın orda öylece..
değişiyor işte hayat, sen civa değilsin, bazen durursun, sonra dünya döndükçe dönersin, sonra Durursun.bilmiyorum, canım sıkıldı..
las palabras se callan...
artık Duran dinleme dinlenme hallerinin neresindedir bilmez,bazen dinler bazen durmuş olur her ne hikmetse, kendi bilmez ki size anlatsın, kendinin içinde gider gelir o,kendini kaybetmek ister,kaybeder,kaybedemediği zamanlarda tarihten medet umar hale gelir..
tanrım, bizim bununla ne alakamız var, öleceğiz,
işte tarih ölüler üstüne kurlmuştur, o bizim göstergemizdir,sadece süreçler bütünü değil bahis, aynı zamanda biricik bireyim ölümü. bu bireyi taşıyan toplumun da başka bir hal alması,
birilerinin yokluğu ölüm üzerinden,yokluk üzerinden bizi şekillendiriyor, bir bakıyoruz sonra, kendi varlığımızı ölüme dayatıyoruz bazen, salak ruhlarımıza inanarak,sonra şşşşşt.
-sunduk işte kendimizi ölüme.
asılı herşey, havada, ben yerdeyim, bakıyorum onlara,ben nerdeyim?
...
bir zamanlar,hayatın cilvesi işte ya, huzurlu olduğumu düşünmüştüm, biliyordum,herşey değişiyor,insanoğlu civa mıdır ki her yöne aksın ve kalsın orda öylece..
değişiyor işte hayat, sen civa değilsin, bazen durursun, sonra dünya döndükçe dönersin, sonra Durursun.bilmiyorum, canım sıkıldı..
4 Temmuz 2009 Cumartesi
karışıklık
pardon kadınım, canım sıkkın, karışıklıklıklıklık su gibi.
hayatın acemisiyim çoğu zaman, ne yapacağımı şaşırıyorum, kalakalıyorum, içim kararmıyor,içim kararıyor sonra, bilmem ne yaparım,ne ederim, kime giderim,ne anlatırım, ne dinlerim,ne haldeyimdir.
-bazen bu dayanılmaz olur, aklım ipleri kendi eline alır
-seni unutur, kendini delirtir
-herkes kendi hayatını yaşar
-ötekiler sikinde olmasındır hikaye bi yerde
-ötekiler yanındakilerdir
-senin hergünvehergün canını sıktıkların
-benim canım mı kalmış,almış başını gitmiş
hayatın acemisiyim çoğu zaman,
felsefeyi sikiim, alakası yok, canım sıkılıyor,kim ne derse desin, susuyorum, düşünüyorum,susuyorum,düşünmüyorum, susuyorum, anlamıyorum, anlıyorum..
hayatın yaşlısıyım bazen de..
üzerime çökmeye çalışır,dur derim, hoop olur, kalır orda
-bazen de öfkeyle dolarım, dinamitleyesim gelir.
-çoğu zaman kalırım,Duran kalır mı?
-Duran Yaşamaz o kadar..
hayatın acemisiyim çoğu zaman, ne yapacağımı şaşırıyorum, kalakalıyorum, içim kararmıyor,içim kararıyor sonra, bilmem ne yaparım,ne ederim, kime giderim,ne anlatırım, ne dinlerim,ne haldeyimdir.
-bazen bu dayanılmaz olur, aklım ipleri kendi eline alır
-seni unutur, kendini delirtir
-herkes kendi hayatını yaşar
-ötekiler sikinde olmasındır hikaye bi yerde
-ötekiler yanındakilerdir
-senin hergünvehergün canını sıktıkların
-benim canım mı kalmış,almış başını gitmiş
hayatın acemisiyim çoğu zaman,
felsefeyi sikiim, alakası yok, canım sıkılıyor,kim ne derse desin, susuyorum, düşünüyorum,susuyorum,düşünmüyorum, susuyorum, anlamıyorum, anlıyorum..
hayatın yaşlısıyım bazen de..
üzerime çökmeye çalışır,dur derim, hoop olur, kalır orda
-bazen de öfkeyle dolarım, dinamitleyesim gelir.
-çoğu zaman kalırım,Duran kalır mı?
-Duran Yaşamaz o kadar..
28 Haziran 2009 Pazar
belki
yenilmem bu yüzden..
bu sanal alemde değil mi yani, ne işimiz var, dünya dururken kendimizi okumaya verdik,meraklıydık belki,meraklıyız belki,bu bitmeyecek belki,bilmiyorum..bana sorma.
yolun neresindeyim bilemeyecem,seziyorum ama söylemeyecem, kimse bilmez.,bilmesin de bir önemi yok çünkü.
ben arkadaşlığı severim,arkadaşları severim, ama arkadaşları..
canım sıkıldı, kesiyorum burda,can sıktım biliyorum..
bu sanal alemde değil mi yani, ne işimiz var, dünya dururken kendimizi okumaya verdik,meraklıydık belki,meraklıyız belki,bu bitmeyecek belki,bilmiyorum..bana sorma.
yolun neresindeyim bilemeyecem,seziyorum ama söylemeyecem, kimse bilmez.,bilmesin de bir önemi yok çünkü.
ben arkadaşlığı severim,arkadaşları severim, ama arkadaşları..
canım sıkıldı, kesiyorum burda,can sıktım biliyorum..
ay!
sınırları kaybetmek üzere Duran..
dünyanın neresi en güzel yeri?dünyanın neresi en özgür yeri?dünyanın neresi en genç?
insanlar ateşin karşısında kendierini kaybediyorlar, kendilerini buluyorlar,birbirlerine dokunuyorlar,ruhlarına ruhlarını üflüyorlar,dinginler,sancılılar,acılılar,intikam dolular, insanlar..
dünyanın neresi en güzel yeri?dünyanın neresi en özgür yeri?dünyanın neresi en genç?
insanlar ateşin karşısında kendierini kaybediyorlar, kendilerini buluyorlar,birbirlerine dokunuyorlar,ruhlarına ruhlarını üflüyorlar,dinginler,sancılılar,acılılar,intikam dolular, insanlar..
22 Haziran 2009 Pazartesi
sıkıl-ma
bir zamanlar organizatörlük yapan bir kadın bana insan görmekten arasıra midesinin bulandığını söylemişti.gecegündüzgece hergün insanlarla birlikteymiş, partiler,mezuniyetler,geceler,günler boyunca insanlarla yüzyüzeymiş.
biz dalyandaydık,kadın biraz tuhaftı, dinlenebildi mi bilmiyorum, karetta karetta yumurtalarıyla. belki de..
bakıyorum, bütün olanlar sıkılmamak için mi, bazen öyle, bazen de sıkılmak için, bir sarkaç bu, kimin ya da neyin sarkacı önemli değil, kendi halinde bir sarkaç.
aklımızda gidip geliyor, bazen cesur oluyoruz, durduruyoruz bişeyleri,orda bırakıyoruz, başka bişey yapıyoruz, canımız sıkılmasın diye,sonra kendimizle kalırsak ne ala, öper başıma koyarım.
başka bazenler de insanın ölümsüzlük tribi baş gösteriyor,kendini bi boktan sanma yani,oysa ki yalnızsın, elden gelen bi şey yok,hayattan çıkarı olmayanların ölümden de çıkarı olmayacaktır diyordu oğuz atay,aklıma takılıyor,...
-evet, hayatını uçuruma sürüklemek ve sürüklememek arasında gidip geliyor insan
-bir sarkaç gibi
-ne sarkacı?
-önemli değil,
-bürokrasiyi terkedelim,yıkılacak bişeyler, bir kaç şeyler..
-saçmala-ma
-sıkıl.
biz dalyandaydık,kadın biraz tuhaftı, dinlenebildi mi bilmiyorum, karetta karetta yumurtalarıyla. belki de..
bakıyorum, bütün olanlar sıkılmamak için mi, bazen öyle, bazen de sıkılmak için, bir sarkaç bu, kimin ya da neyin sarkacı önemli değil, kendi halinde bir sarkaç.
aklımızda gidip geliyor, bazen cesur oluyoruz, durduruyoruz bişeyleri,orda bırakıyoruz, başka bişey yapıyoruz, canımız sıkılmasın diye,sonra kendimizle kalırsak ne ala, öper başıma koyarım.
başka bazenler de insanın ölümsüzlük tribi baş gösteriyor,kendini bi boktan sanma yani,oysa ki yalnızsın, elden gelen bi şey yok,hayattan çıkarı olmayanların ölümden de çıkarı olmayacaktır diyordu oğuz atay,aklıma takılıyor,...
-evet, hayatını uçuruma sürüklemek ve sürüklememek arasında gidip geliyor insan
-bir sarkaç gibi
-ne sarkacı?
-önemli değil,
-bürokrasiyi terkedelim,yıkılacak bişeyler, bir kaç şeyler..
-saçmala-ma
-sıkıl.
14 Haziran 2009 Pazar
4.16
iki buçuk horozu ötüyor,saatleri kayık, horoza özgürlük,
-horozlara modernizm yaramadı abi
-evet,insanlar onları siklemeyip saatlerine bakmaya başlayınca onlar da başta kıllandılar ama normal devam ettiler
-sonra
-bu devam ediş bir süre sonra durdu.
-ve horozlar saati kendilerine göre ayarlamaya karar verdiler
-saatleri ayarlama enstitüsüne ihtiyaç duymadan.
-insanoğlu haindir.
-insanoğlu haindir,
hainlikleri gördükçe,yaşadıkça kanım donuyor.
-horozlara modernizm yaramadı abi
-evet,insanlar onları siklemeyip saatlerine bakmaya başlayınca onlar da başta kıllandılar ama normal devam ettiler
-sonra
-bu devam ediş bir süre sonra durdu.
-ve horozlar saati kendilerine göre ayarlamaya karar verdiler
-saatleri ayarlama enstitüsüne ihtiyaç duymadan.
-insanoğlu haindir.
-insanoğlu haindir,
hainlikleri gördükçe,yaşadıkça kanım donuyor.
8 Haziran 2009 Pazartesi
bir az önce
bişey olduğu yok,panik yapmayalım,
bir gariplikler içerisinde seyreylemekte alemi duran, bazen anlar bazen anlamaz,bazen bilir,bazen bilmez,arada sıradadır duran,arada sırada düşünür duran,
hayat akmaktadır, biliyor duran...
durmayacak hayat, tarih, birilerinin anlatmasına gerek var gerek yok,dedelerimiz anlatsın bize tarihi,sonra insanlık tarihini düşünelim, bakalım onlara,içinde kaosa sürüklenelim, tarihin duvarlarına çarpıp sivrisinekler gibi bişey yok modunda takılalım, sonra birileri bi şey var desin,bizi elektrik süpürgesiyle çeksin,nefessiz kalalım,
ölelim.
bir gariplikler içerisinde seyreylemekte alemi duran, bazen anlar bazen anlamaz,bazen bilir,bazen bilmez,arada sıradadır duran,arada sırada düşünür duran,
hayat akmaktadır, biliyor duran...
durmayacak hayat, tarih, birilerinin anlatmasına gerek var gerek yok,dedelerimiz anlatsın bize tarihi,sonra insanlık tarihini düşünelim, bakalım onlara,içinde kaosa sürüklenelim, tarihin duvarlarına çarpıp sivrisinekler gibi bişey yok modunda takılalım, sonra birileri bi şey var desin,bizi elektrik süpürgesiyle çeksin,nefessiz kalalım,
ölelim.
3 Haziran 2009 Çarşamba
27 Mayıs 2009 Çarşamba
hasret
yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,sesini duymayalı,yüzünün aydınlığında durmayalı..
yüzyıldır beklemiyor beni bir kadın,kimsenin beklediği yok,gündeliğiz, o kadar..
ne söylesem boşluğa düşüyor,umutlar gibi,duran ne yapsın şimdi?dursun en iyisimi,gündelikçi olsun,
peki ne olacak,sıkıntı,hasret,bazen değil, bazen hiç birşey,bilmiyorum,kesiyorum burda..
yüzyıldır beklemiyor beni bir kadın,kimsenin beklediği yok,gündeliğiz, o kadar..
ne söylesem boşluğa düşüyor,umutlar gibi,duran ne yapsın şimdi?dursun en iyisimi,gündelikçi olsun,
peki ne olacak,sıkıntı,hasret,bazen değil, bazen hiç birşey,bilmiyorum,kesiyorum burda..
18 Mayıs 2009 Pazartesi
ne anlatıyor?
soruyorum..
bundan yıllardır vazgeçtiğmi söylesem yalan. neden? nedeni yok, insan soru işaretidir de ondan..
tabi döngülere giriyoruz hepimiz başka alemlerdeyiz, duyun beni!burdayım alakasız bir kentte alakasız insanlarla zaman geçiriyorum,gündüz işte, gece underground şaraphanede, sormayın..
neyse,bırakıyorum burda...
bundan yıllardır vazgeçtiğmi söylesem yalan. neden? nedeni yok, insan soru işaretidir de ondan..
tabi döngülere giriyoruz hepimiz başka alemlerdeyiz, duyun beni!burdayım alakasız bir kentte alakasız insanlarla zaman geçiriyorum,gündüz işte, gece underground şaraphanede, sormayın..
neyse,bırakıyorum burda...
11 Mayıs 2009 Pazartesi
ne başlığı
dağların üstünde gece ve kar..
pencerelerde, bir şarkı söylüyorlar içerde.
gitgelgitler arasında nerde olduğumu merak ettim bak,neredeyim? çocuk oldum ilk bu soruyu sordum,büyüdüm son bu soruyu sordum, bi cevap aldığım yok yanlış anlama, sadece dinleyelim konuşalım, yürüyelim,yaşayalım,bakalım,sıkılalım,geçsin gitsingelsingitsingelsin..
ne başlığı atayım sana ey yazı?????????
sen de böyle ol,ne yapalım,içimden öyle geldi..
pencerelerde, bir şarkı söylüyorlar içerde.
gitgelgitler arasında nerde olduğumu merak ettim bak,neredeyim? çocuk oldum ilk bu soruyu sordum,büyüdüm son bu soruyu sordum, bi cevap aldığım yok yanlış anlama, sadece dinleyelim konuşalım, yürüyelim,yaşayalım,bakalım,sıkılalım,geçsin gitsingelsingitsingelsin..
ne başlığı atayım sana ey yazı?????????
sen de böyle ol,ne yapalım,içimden öyle geldi..
25 Nisan 2009 Cumartesi
alışmak
katlanmayın..
hüzünlerimi yanıma alıp yola düştüm, bu kez düşürmemeye özen gösterdim,dağlardan geçtim, sonsuz büyük dağlar gördüm, uzaklarda değil,yakınlarda..
yerinyüzüne baktım, orda yaşayan insanlara baktım, bu taşların dağların kıvrımları ve heybeti bu insanların neresine işlemiş diye sordum, yüreklerine elbet..sonsuzluğa bakıyorsunuz,derinliğe bakıyorsunuz, aleme bakıyorsunuz, alışıyorsunuz, alışamıyorsunuz birşeylere..
dağların üstünden alemi seyreylemek varken,gökyüzüne yakın ve uzak olduğunu bilmek varken alışamazsınız,alışırsınız...
neye alışırsınız,herşeye,neyi bırakırsınız,herşeyi..
peki neye alışırsınız, hep değişmeye alışırsınız o kadar..
hüzünlerimi yanıma alıp yola düştüm, bu kez düşürmemeye özen gösterdim,dağlardan geçtim, sonsuz büyük dağlar gördüm, uzaklarda değil,yakınlarda..
yerinyüzüne baktım, orda yaşayan insanlara baktım, bu taşların dağların kıvrımları ve heybeti bu insanların neresine işlemiş diye sordum, yüreklerine elbet..sonsuzluğa bakıyorsunuz,derinliğe bakıyorsunuz, aleme bakıyorsunuz, alışıyorsunuz, alışamıyorsunuz birşeylere..
dağların üstünden alemi seyreylemek varken,gökyüzüne yakın ve uzak olduğunu bilmek varken alışamazsınız,alışırsınız...
neye alışırsınız,herşeye,neyi bırakırsınız,herşeyi..
peki neye alışırsınız, hep değişmeye alışırsınız o kadar..
21 Nisan 2009 Salı
earth/tierra/yeryüzü
tanrılar ilk çeliştiklerinde ve sıkıldıklarında yedi tanri kendi aralarında düşündüler,yerin yüzü ile göğün yüzünü dokundurdular birbirine,dünyayı yarattılar, kolay oldu bu. sonra insanı yaratmaya karar verdi yedi tanrı,büyük tanrılar,ve işlerini yaptırmak için insanı yarattılar. insan onun kölesi oldu,3 kez denediler bu olayı, biri konuşamıyordu,görmüyordu,duymuyordu,yüzü yoktu. ötekisi hiç bişeye benzemiyordu, hereket edemiyordu,yığılıyordu hemen,üçüncüde yarattılar düzgün bi şeyi,insanı.
onun yeryüzünde yarattılar,göğün yüzüne baksın da görsün diye, ikisinde,dünyada yaşasın diye.
insana hisler,duygular da verdi tanrılar, kendilerini yalnız hissetmesinler diye, sıkılabilsinler,patlayabilsinler diye. sonra insana insanı verdiler, ötekini,ona baksın kendini görsün diye.
en başta ve en sonda ölümü bahşettiler tanrılar, ölümsüz tanrılar,dünyayı yaratanlar.insan ölsün dediler,öldü insan,tekrar dirildi, tekrar öldüvetekrartekrardevamettibu,hala da değişmedi. doğsun ki ölebilsin, ölsün ki doğabilsin dediler...
onun yeryüzünde yarattılar,göğün yüzüne baksın da görsün diye, ikisinde,dünyada yaşasın diye.
insana hisler,duygular da verdi tanrılar, kendilerini yalnız hissetmesinler diye, sıkılabilsinler,patlayabilsinler diye. sonra insana insanı verdiler, ötekini,ona baksın kendini görsün diye.
en başta ve en sonda ölümü bahşettiler tanrılar, ölümsüz tanrılar,dünyayı yaratanlar.insan ölsün dediler,öldü insan,tekrar dirildi, tekrar öldüvetekrartekrardevamettibu,hala da değişmedi. doğsun ki ölebilsin, ölsün ki doğabilsin dediler...
19 Nisan 2009 Pazar
new black wings
kötülüğün,şiddetin kanatları üzerimize çöküyor,çok geniş,kendisini havaya tutmaya yeter ama üzerimize çöktü işte..yerçekimine mi bağlasak sisteme mi?
üzgünüm Duran,baharla başımıza bu çökmemeliydi, güneşi görmeye başlamıştık tam da, aydınlık günler bekliyor bizi belki, kaç gündür yağmur yağıyor, nisan yağmurları dedikleri cinsten,üşütüyor insan.
-sistem üşüttürmesin de adama,öleceksek ölelim
bandı değiştir, bütün kelimeleri değiştir, gülüşleri,bakışları değiştir, suya yaklaş,öpücüğüyle doy, ruhuyla aydınlan,onun şarkısını söyle, körün gözü ol, korkuyla,sükunetle, bütün kelimelerini dök,gülücükleri..yüzünün aydınlığı,bedeninin aydınlığı.
üzgünüm Duran,baharla başımıza bu çökmemeliydi, güneşi görmeye başlamıştık tam da, aydınlık günler bekliyor bizi belki, kaç gündür yağmur yağıyor, nisan yağmurları dedikleri cinsten,üşütüyor insan.
-sistem üşüttürmesin de adama,öleceksek ölelim
bandı değiştir, bütün kelimeleri değiştir, gülüşleri,bakışları değiştir, suya yaklaş,öpücüğüyle doy, ruhuyla aydınlan,onun şarkısını söyle, körün gözü ol, korkuyla,sükunetle, bütün kelimelerini dök,gülücükleri..yüzünün aydınlığı,bedeninin aydınlığı.
18 Nisan 2009 Cumartesi
gılgamış ve iştar/erkek ve kadın
Kirini yıkadı, silahlarını parlattı, başını sallayarak saçının tutamlarını arkaya attı.
Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi, savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini kuşandı.
Gılgamış krallık tacını giyince, Gılgamış'ın güzelliği İştar'ın güzel gözlerini kamaştırdı:
"Gel Gılgamış! Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et, armağan etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım! Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım! Tekerlekleri altın, boynuzları ayna gibi parlayan madenden olsun! Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni katran kokuları karşılasın. Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler! Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler! Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler! Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!"
Gılgamış, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Seni ha! ... Seninle evlenirsem ne kazanacağım? Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü içkilerim bulunur!
(Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış, Tanrıça'yı şu biçimde aşağılıyor.)
...
Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgara ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin! Sen, taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın! Sen taş duvarı çatlatan bir kireçsin! Sen,düşman ülkesini çeken bir yemişsin. Giyeni sıkan bir ayakkabısın! Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin? Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi sevgililerinin adlarını sayayım!
(Bir satır eksik.)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz'a, yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını kırdın; şimdi o, ormanlarda "kappi" diye bağırıp duruyor! Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın. Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün; ama sonra ona kırbaç, bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası Silili'ye sürekli yası yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının aşkına düştün; o, sana durmadan köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona vurup kurda döndürdün, şimdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar; dahası, kendi köpekleri bacaklarını ısırıyorlar. Sonra sen, babanın hurma bahçıvanı olan İşullanu'nun aşkına düştün; o, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz atarak yaklaştın:
İşullanu'cığım.... yiyelim dedin.
(Bir satır çevrilememiştir.)
İşullanu şu yanıtı verdi:
"Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi? Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir."
(Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu...döndürdün ve bahçenin içine bıraktın.
(Bir satır çevrilememiştir.)
Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."
O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne çıktı. İştar, babası Anu'nun huzuruna gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi:
"Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş, çürümüş şeyleri saydı.Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver!
(Bir satır eksik)
Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım. Yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye. O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!"
Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz yılları olur. İnsanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım! Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim."
Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini İştar'ın eline teslim etti. O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına sürdü.
Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...
İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha...
Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi, savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini kuşandı.
Gılgamış krallık tacını giyince, Gılgamış'ın güzelliği İştar'ın güzel gözlerini kamaştırdı:
"Gel Gılgamış! Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et, armağan etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım! Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım! Tekerlekleri altın, boynuzları ayna gibi parlayan madenden olsun! Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni katran kokuları karşılasın. Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler! Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler! Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler! Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!"
Gılgamış, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Seni ha! ... Seninle evlenirsem ne kazanacağım? Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü içkilerim bulunur!
(Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış, Tanrıça'yı şu biçimde aşağılıyor.)
...
Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgara ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin! Sen, taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın! Sen taş duvarı çatlatan bir kireçsin! Sen,düşman ülkesini çeken bir yemişsin. Giyeni sıkan bir ayakkabısın! Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin? Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi sevgililerinin adlarını sayayım!
(Bir satır eksik.)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz'a, yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını kırdın; şimdi o, ormanlarda "kappi" diye bağırıp duruyor! Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın. Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün; ama sonra ona kırbaç, bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası Silili'ye sürekli yası yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının aşkına düştün; o, sana durmadan köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona vurup kurda döndürdün, şimdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar; dahası, kendi köpekleri bacaklarını ısırıyorlar. Sonra sen, babanın hurma bahçıvanı olan İşullanu'nun aşkına düştün; o, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz atarak yaklaştın:
İşullanu'cığım.... yiyelim dedin.
(Bir satır çevrilememiştir.)
İşullanu şu yanıtı verdi:
"Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi? Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir."
(Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu...döndürdün ve bahçenin içine bıraktın.
(Bir satır çevrilememiştir.)
Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."
O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne çıktı. İştar, babası Anu'nun huzuruna gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi:
"Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş, çürümüş şeyleri saydı.Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver!
(Bir satır eksik)
Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım. Yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye. O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!"
Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz yılları olur. İnsanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım! Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim."
Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini İştar'ın eline teslim etti. O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına sürdü.
Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...
İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha...
gılgamış ve enkidu
"Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum! Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim: onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır. Tufandan önce olanın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi. Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı..."
destan böyle başlıyor,enkidu ile gılgamışın düşmanlıklarının ve dostluklarının öyküsü,ve daha milyon şeyin öyküsü bu, dinleyin!
"Onun, yurdu dağlar olan Engidu'nun, önceleri ceylanlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu. Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor!
Fahişe ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! İçki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!"
Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti. İçi açıldı, neşe buldu.
Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı. Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı,insana döndü. Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu. Arslanların üstüne yürümek için silahını aldı. Çobanlar geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, arslanları kovaladı. Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu."
.....
Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun uykusu kaçtı, düşünü Engidu'ya anlattı:
"Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım?
Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni uykumdan tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi... Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın altından çekti, bana su içirdi. Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere değdirdi."
destan böyle başlıyor,enkidu ile gılgamışın düşmanlıklarının ve dostluklarının öyküsü,ve daha milyon şeyin öyküsü bu, dinleyin!
"Onun, yurdu dağlar olan Engidu'nun, önceleri ceylanlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu. Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor!
Fahişe ağzını açıp Engidu'ya dedi:
"Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! İçki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!"
Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti. İçi açıldı, neşe buldu.
Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı. Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı,insana döndü. Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu. Arslanların üstüne yürümek için silahını aldı. Çobanlar geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, arslanları kovaladı. Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu."
.....
Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun uykusu kaçtı, düşünü Engidu'ya anlattı:
"Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım?
Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni uykumdan tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi... Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın altından çekti, bana su içirdi. Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere değdirdi."
16 Nisan 2009 Perşembe
neyzen tevfik bey tarafından
bu ızdırabın sonu yok sanma bu alem de geçer..
aydınlat bizi ey...(kime yalvarayım,isteğimi belirteyim acaba, tanrımı kaybettim)
boşluğa konuşuyoruz, yazıyoruz..
-içimizi karattın!
-ben mi? ne alaka..beni suçlama,alem böyle, bir aydınlık bir karanlık,ne yapsanız fayda etmiyor
-ben kırabilirim bu döngüyü
-boş çaba
-iradem var ama, yaparım
-dene ama bence boş çaba, bırak.
-ne yapayım o zaman? bana bi iş söyle yapayım
-içini karart otur, aydınlanmasını bekle
-nasıl yapayım, bekleyerek mi?
-yok yok, uğraş yine bişeylerle ama bi yandan da bekle..
-boşuna bir çaba o da
-beklemek mi, bişeyler yapmak mı?
-telvin..halden hale akmak.
-canın sıkılmıyor mu bu meselelerden?
-hem de çok, niye bu tür şeyler aklıma geliyor bilmiyorum, başkalarının aklına geliyor mu acep?evet geliyor, tanıyorum bir kaçını..diğerleri hakkında yorum yapamam,görmem lazım.
-akıl akıl çok akıl bok akıl.
aydınlat bizi ey...(kime yalvarayım,isteğimi belirteyim acaba, tanrımı kaybettim)
boşluğa konuşuyoruz, yazıyoruz..
-içimizi karattın!
-ben mi? ne alaka..beni suçlama,alem böyle, bir aydınlık bir karanlık,ne yapsanız fayda etmiyor
-ben kırabilirim bu döngüyü
-boş çaba
-iradem var ama, yaparım
-dene ama bence boş çaba, bırak.
-ne yapayım o zaman? bana bi iş söyle yapayım
-içini karart otur, aydınlanmasını bekle
-nasıl yapayım, bekleyerek mi?
-yok yok, uğraş yine bişeylerle ama bi yandan da bekle..
-boşuna bir çaba o da
-beklemek mi, bişeyler yapmak mı?
-telvin..halden hale akmak.
-canın sıkılmıyor mu bu meselelerden?
-hem de çok, niye bu tür şeyler aklıma geliyor bilmiyorum, başkalarının aklına geliyor mu acep?evet geliyor, tanıyorum bir kaçını..diğerleri hakkında yorum yapamam,görmem lazım.
-akıl akıl çok akıl bok akıl.
13 Nisan 2009 Pazartesi
12 Nisan 2009 Pazar
serbesti
kemençeler içiçe giriyor,nerenin bilmiyorum..
ben içiçe giriyorum,duramıyorum,durdurmaksa hiç istemiyorum,aksın,gitsin,gelgitgelgitgel..
şu mitoloji yorumcularının mitleri yorumlayışları çok ilginç,bir türlü anlayamıyorum. adam, mesela homeros ya da grekler ya da sümerler bişeyler yazmışlar sonra da bizim yorumcularımız bunlardan o toplumun yapısıyla ilgili düşüncelere varıyorlar. evet doğrudur,mitlerden çıkarımlar yapabilirsiniz,karakterlerden,rollerden kimin ne olduğunu ve ona ne kimlik atfedildiğini anlayabilirsiniz kısmen, peki buradan sonra bir soru daha? ya eğer iyinin karşısında kötü yoksa,aydınlığın karşısında karanlık yoksa,varlığın karşısında yokluk yoksa?
bu tür örnekler var mı bilmiyorum,sümerlerin mitlerinde ben bu ayrımları bazen görüyorum, bazen görmüyorum..mayaların mitlerinde ben bu ayrımları bazen görüyorum bazen görmüyorum.bu benim eksikliğim mi acaba diye sormaktan geri kalmayayım değil mi buraya kadar gelmişken..
ben biraz da günlük pratiklerde bu çıkarımların bulanıklaştığını görüyorum,yani gündelik hayat.
-peki bunun mitlerle ne alakası var?
-mitlerde biraz da netlik vardır, iyi bellidir, kendini anlatır,kötü bellidir,kendini anlatır. yazar anlatıronları, kimin kim olduğu belli olmalıdır. bu biraz da 'iktidar' veya 'güç' alanına girildiğinde netleşiyor, ayrımları net koyabilme ihtimaliniz artıyor. tabi ön varsayımımızda iktidarı ne olarak kurduğumuzla da ilgili.bu meseleyi fazla kurcalamayacağım şu anda herkes kendi hesabını yapsın.
-günlük hayatta ne var?
-iktidar var bir kere,bunun dışında bir de birliktelik var,ezmesiz,sadesinden..
-imkansız! mutlaka güç vardır,heryerdedir
-tanrının olduğunu nerden çıkardın şimdi
-var tabi,kudret ondadır
-yalan
-kimin tanrısı ne acaba,kim kudreti nerde arıyor
-bazıları zor durumlarda tanrılarına giderler,onlardan özür dilerler, onunla konuşurlar,dileklerini dilerler. sonra hayatlarına dönerler,orda da içiçedirler tanrılarıyla,ama barışçıl bir ilişki kurarlar,korkutan tanrı değil,güzellik getirmeye, yaratmaya kudreti olan tanrı.
-bu ilişki de değişiyor yani,
-mitolojiler ne oldu?
-toplum,tarih, upuzun..ta derinlerde bişeyler olduğunu ve bırakıldığını bilmek insana güven veriyor,köklerle birlikte iki dünyalı hayatı yaşıyorsunuz. yarınız toprağın altında yarınız üstünde, ikisi de karmaşık,harika..
-dın dın dın,dın dın dın, dıt dırı dı dı dırı dı..
ben içiçe giriyorum,duramıyorum,durdurmaksa hiç istemiyorum,aksın,gitsin,gelgitgelgitgel..
şu mitoloji yorumcularının mitleri yorumlayışları çok ilginç,bir türlü anlayamıyorum. adam, mesela homeros ya da grekler ya da sümerler bişeyler yazmışlar sonra da bizim yorumcularımız bunlardan o toplumun yapısıyla ilgili düşüncelere varıyorlar. evet doğrudur,mitlerden çıkarımlar yapabilirsiniz,karakterlerden,rollerden kimin ne olduğunu ve ona ne kimlik atfedildiğini anlayabilirsiniz kısmen, peki buradan sonra bir soru daha? ya eğer iyinin karşısında kötü yoksa,aydınlığın karşısında karanlık yoksa,varlığın karşısında yokluk yoksa?
bu tür örnekler var mı bilmiyorum,sümerlerin mitlerinde ben bu ayrımları bazen görüyorum, bazen görmüyorum..mayaların mitlerinde ben bu ayrımları bazen görüyorum bazen görmüyorum.bu benim eksikliğim mi acaba diye sormaktan geri kalmayayım değil mi buraya kadar gelmişken..
ben biraz da günlük pratiklerde bu çıkarımların bulanıklaştığını görüyorum,yani gündelik hayat.
-peki bunun mitlerle ne alakası var?
-mitlerde biraz da netlik vardır, iyi bellidir, kendini anlatır,kötü bellidir,kendini anlatır. yazar anlatıronları, kimin kim olduğu belli olmalıdır. bu biraz da 'iktidar' veya 'güç' alanına girildiğinde netleşiyor, ayrımları net koyabilme ihtimaliniz artıyor. tabi ön varsayımımızda iktidarı ne olarak kurduğumuzla da ilgili.bu meseleyi fazla kurcalamayacağım şu anda herkes kendi hesabını yapsın.
-günlük hayatta ne var?
-iktidar var bir kere,bunun dışında bir de birliktelik var,ezmesiz,sadesinden..
-imkansız! mutlaka güç vardır,heryerdedir
-tanrının olduğunu nerden çıkardın şimdi
-var tabi,kudret ondadır
-yalan
-kimin tanrısı ne acaba,kim kudreti nerde arıyor
-bazıları zor durumlarda tanrılarına giderler,onlardan özür dilerler, onunla konuşurlar,dileklerini dilerler. sonra hayatlarına dönerler,orda da içiçedirler tanrılarıyla,ama barışçıl bir ilişki kurarlar,korkutan tanrı değil,güzellik getirmeye, yaratmaya kudreti olan tanrı.
-bu ilişki de değişiyor yani,
-mitolojiler ne oldu?
-toplum,tarih, upuzun..ta derinlerde bişeyler olduğunu ve bırakıldığını bilmek insana güven veriyor,köklerle birlikte iki dünyalı hayatı yaşıyorsunuz. yarınız toprağın altında yarınız üstünde, ikisi de karmaşık,harika..
-dın dın dın,dın dın dın, dıt dırı dı dı dırı dı..
8 Nisan 2009 Çarşamba
bir ne gibi acaba
bir salak gibi olabilir.kapat...
diyarbakır'da doğal alanda nergis yetişiyor,türkiye'de ege,akdeniz ve diyarbakır çevresindeymiş.kızlarının isimleri nergis mesela,bi yeri var yani..
şu gidip gidip bir anda yolunu değiştiren hamamböceği ben miyim yoksa?yok yok değilim.kadınlar öyledir der tülin abla gibileri. kimbilir.kon kon daldan dala kon, sonun ne olacak acaba..
bunu merak etmek hiç bir işe yaramıyor çoğu zaman,yaşamak istiyorsunuz işte,sonuna kadar..
ölüm var evet,o zaman sonuna kadar yaşamaya değer!
hayat her an yeniden doğuyor,yeniden batıyor, deviniyor,sarsılıyor, aynı güneş gibi..
gaz bunlar,unutacam fikirleri, hayatım kalacak geride.öperim hayatı,ölürüm.
diyarbakır'da doğal alanda nergis yetişiyor,türkiye'de ege,akdeniz ve diyarbakır çevresindeymiş.kızlarının isimleri nergis mesela,bi yeri var yani..
şu gidip gidip bir anda yolunu değiştiren hamamböceği ben miyim yoksa?yok yok değilim.kadınlar öyledir der tülin abla gibileri. kimbilir.kon kon daldan dala kon, sonun ne olacak acaba..
bunu merak etmek hiç bir işe yaramıyor çoğu zaman,yaşamak istiyorsunuz işte,sonuna kadar..
ölüm var evet,o zaman sonuna kadar yaşamaya değer!
hayat her an yeniden doğuyor,yeniden batıyor, deviniyor,sarsılıyor, aynı güneş gibi..
gaz bunlar,unutacam fikirleri, hayatım kalacak geride.öperim hayatı,ölürüm.
7 Nisan 2009 Salı
zaman dili
kız öyle gezme ince basma adından söz edilir,sendeki işve anamda olsa babam geri dirilir,domur domur emceklerin mintanını gerdirir,sendeki işve anamda olsa babam geri dirilir..
geçti artık bişeyler, geri dönüş yok, istesek mi istemesek miye bakmaz, geçti işte, bambaşka bişeyin içerisindeyiz şimdi,
seni bana mevlam değil kendim kendime yazdım(2),tabancamın kabzasına adım bıçakla kazdım(2),ben eskiden uslu idim seni gördüm de azdım(2),tabancamın kabzasına adım bıçakla kazdım(2)..
hayat ellerini açmış,ellerimizi açalım biz de, başka çıkış yolu bulamıyorum, yoksa çok meraklı değilim walla..
insan doğası eylemeyi seviyor,bir şekilde kaosu seviyor,kendi ortamıyla oynuyor, algılarıyla oynuyor, cansıkısıntısından başka bişeyden değil..
buraya bütün şarkıları mı yazayım, zannetmem.
bi karar vermek zorundasınız çoğu zaman,yırtamıyorsunuz her zaman,kahretsin dediğiniz an geç olmasın.ayık olalım beyler! ne bu erkeklik hali,kadınlığımdan belki,dengelemek meselesi..
bahar geldi evet, güzel bir bahar yaşıyorum, havanın daha uzun süre boktan olması canımı çok sıktı, nihayet güneşle birlikteyim,yaza kadar götürür bu beni,iyiyim o açıdan,zaten bahar gelmemiş olsa şu an ölmüş olabilirdim.
yoksul,zengin,normal,canlı, bıkkın,sallamaz,bir şekilde gidiyor işte...
geçti artık bişeyler, geri dönüş yok, istesek mi istemesek miye bakmaz, geçti işte, bambaşka bişeyin içerisindeyiz şimdi,
seni bana mevlam değil kendim kendime yazdım(2),tabancamın kabzasına adım bıçakla kazdım(2),ben eskiden uslu idim seni gördüm de azdım(2),tabancamın kabzasına adım bıçakla kazdım(2)..
hayat ellerini açmış,ellerimizi açalım biz de, başka çıkış yolu bulamıyorum, yoksa çok meraklı değilim walla..
insan doğası eylemeyi seviyor,bir şekilde kaosu seviyor,kendi ortamıyla oynuyor, algılarıyla oynuyor, cansıkısıntısından başka bişeyden değil..
buraya bütün şarkıları mı yazayım, zannetmem.
bi karar vermek zorundasınız çoğu zaman,yırtamıyorsunuz her zaman,kahretsin dediğiniz an geç olmasın.ayık olalım beyler! ne bu erkeklik hali,kadınlığımdan belki,dengelemek meselesi..
bahar geldi evet, güzel bir bahar yaşıyorum, havanın daha uzun süre boktan olması canımı çok sıktı, nihayet güneşle birlikteyim,yaza kadar götürür bu beni,iyiyim o açıdan,zaten bahar gelmemiş olsa şu an ölmüş olabilirdim.
yoksul,zengin,normal,canlı, bıkkın,sallamaz,bir şekilde gidiyor işte...
5 Nisan 2009 Pazar
yüzler
yüzler bize ne anlatır?
saçma gelebilir ama bir ara kara kalem çizerken insanların yüzlerinin aslında bir kaç hattaki ayrıntılar olduğunu farkettim,iki çizgi ekleyince gülümseyiveriyorsunuz..
peki biz yüze baktığımızda ne olur?
bu sefer başka bir şeyin içine akarız, duygunun, hisin, bir halin içerisinde bakarız insanların güzelim yüzlerine,bu ne kadar etkileyebilir ki değil mi?etkiler hem de çok.ancak sizin sezgilerinize bağlı bir durum biraz bu. eğer bakıyorsanız görürsünüz, anlarsınız..herkesin hayatları bir yerlere akıyor. ne demişti koca antonio 'dağlardan aşağıya akan dereler bir daha geri çıkamayacak'ne alaka..canım sen de amma kokuttun ortalığı..insanların yüzleri onların hallerini anlatır mesela,nasıl olduklarının aynasıdır.
(...suskunluk...)
onlar oldukları halleriyledirler şu anda, herkes gibi, bir tarihi olan..mesela bir kadın bir fotoğrafta gülümsüyor, kime gülümsüyor acaba,bir adam fotoğrafı çeken göze bakıyor, insanların yüzü ne anlatır bize?
peki hayvanların yüzleri..onlar çok güzeller, farklı farklılar,insanlar gibi,bütün kediler farklı farklı mesela..
çok ağır bir süreç bu, kanser gibi,iyileşiyor mu yoksa gelişiyor mu bilmiyorum, kararsızım. biraz biraz.
saçma gelebilir ama bir ara kara kalem çizerken insanların yüzlerinin aslında bir kaç hattaki ayrıntılar olduğunu farkettim,iki çizgi ekleyince gülümseyiveriyorsunuz..
peki biz yüze baktığımızda ne olur?
bu sefer başka bir şeyin içine akarız, duygunun, hisin, bir halin içerisinde bakarız insanların güzelim yüzlerine,bu ne kadar etkileyebilir ki değil mi?etkiler hem de çok.ancak sizin sezgilerinize bağlı bir durum biraz bu. eğer bakıyorsanız görürsünüz, anlarsınız..herkesin hayatları bir yerlere akıyor. ne demişti koca antonio 'dağlardan aşağıya akan dereler bir daha geri çıkamayacak'ne alaka..canım sen de amma kokuttun ortalığı..insanların yüzleri onların hallerini anlatır mesela,nasıl olduklarının aynasıdır.
(...suskunluk...)
onlar oldukları halleriyledirler şu anda, herkes gibi, bir tarihi olan..mesela bir kadın bir fotoğrafta gülümsüyor, kime gülümsüyor acaba,bir adam fotoğrafı çeken göze bakıyor, insanların yüzü ne anlatır bize?
peki hayvanların yüzleri..onlar çok güzeller, farklı farklılar,insanlar gibi,bütün kediler farklı farklı mesela..
çok ağır bir süreç bu, kanser gibi,iyileşiyor mu yoksa gelişiyor mu bilmiyorum, kararsızım. biraz biraz.
4 Nisan 2009 Cumartesi
2 den 1 e
-ne oluyor?
-yüz bin kere bu soruyu sorduğun yetmedi mi?
-ne zaman?
-hep aklına geldikçe unutmuş oluyorsun demek ki sorduğunu
-yoksa bu kadar inatçı olmazdım değil mi?
-evet abarttın biraz..
gülüşmeler
-evet
-nerde akıyoruz?
-başkalarının kafalarında akıyor muyuz lan yoksa?
-yok abi fotoğrafız sadece
-diyosun
gülümseyiş ve devam
-hayır
-akıyoruz
-hareketi algılıyoruz
-onu hafızaya alıyoruz
-bunu modernleştirip matematiksel olarak ispatlar mı yapmamız lazım?
-işte adamlar diyor ki güvenilir olman için bunu integrale dökmen lazım diyorlar,bütün parçadan oluşur yani diyorlar
-doğru değil mi?
-her zaman değil, mesele orda...
-akış parçadan oluşmaz,parçalarını ihtiva eder.
-boşluk var yani parçacıklar arasında
-konuştuğumuz konu insanın kafasındaki görüntüler akışkan mı fotoğraf mı.kaçırmayalım
-yani bir her an fotoğraflayıp birleştiriyoruz diyorlar ya,o fikir bence yanlış.
-sence ne peki?
-hareket algısı sürekli birşey, kulaklarımızı açalım duyalım
-deneyelim
-duralım
-duramayız
-akıyor.
-hafızalarımızdaki insanlar fotoğraf değildir, biz hareketlerini izleriz, aklımızda kalır.öyle düşleriz bazen onları.
-peki fotoğraf ne?
-1 saniye demek mesela fotoğraf. mayalar astronomide ve matematikte o kadar ileriydiler ama saat saniye türü şeylere bölmediler hayatı. "0"ı bulan adamlar, bir yılın 365 gün olduğunu söyleyen,günün içerisindeki periyotları sabah öğlen akşam gece sabaha karşı gibi ifadelerle anlatan bu insanlar neden daha da bölebilecekleri bir şeyi bölmediler?
-tacizci ve modern değillerdi çünkü.
-biz herşeyi biliriz, hakimiz,kerimiz demediler, değillerdi de zaten
-modernler dedi ki bak ben küçük fotoğraf parçalarını altalta koyup sonra birinci sayfadan başlayacak şekilde hızlı bir şekilde oynatırsam 1,2,3,4,5,6,7,8,9,...vs vs
-ve çizgi filmi bir hareketli bir şekilde izliyoruz
-evet, bunun insanın algısında ZATEN böyle olduğunu söylüyorlar, biz yedik abi bitirdik hareket olayını diyorlar.
-salaklar.
-hareket akar, evet doğrudur kağıtlardaki çizimlerden çizgi film üretmek mümkün ancak bi de tersten gidelim
-hareketten fotoya gelelim.
-enstantane yani diyorsun
-hı hım..insanlar resimler çizdiler değil mi bin yıllardır?
-anı dondurmak mıydı amaçları onların?
-bilmiyorum, fotoğraf hareketi barındırır mı içerisinde, evet barındırabilir..
-bazı fotoğraflar hareket barındırır, bu enstantane değerinize pek bağlı olan birşey değildir,o değerler teknik olarak hareketi zaten halihazırda var olan sayılar sistemiyle algılamanızı dayatıp hareketi kaçırmanızı sağlar, 2 saniyeli bir çekimdeki hareketli objenin gölgesi evet hmmm dedirtiyor,ancak bu yetmez, ruhu olması gerekiyor, yani bir ortamdaki bir durumda ortamı görmeniz gerekiyor. o bütünlük içerisinde algılamanız gerekiyor hareketi
-bazı fotoğraflar hareketlidir. bir an gibi duran hareketli resimler. içine girilern fotoğraflar bunlar.
-ruhunuzu kaybetmeyin!
-söyleyeceklerim bu kadar
-1 e merhaba, unutma 2 de var..
-tek tektir,iki herşeydir
-öteki yani mesele..
-ne alaka ya..nerden geldin şimdi buraya,
-bütün saygınlığın bitti kahretsin,ne demişti hasip kaplan 'batsın bu dünya':)
-görüşürüz canım.
-walla
-yüz bin kere bu soruyu sorduğun yetmedi mi?
-ne zaman?
-hep aklına geldikçe unutmuş oluyorsun demek ki sorduğunu
-yoksa bu kadar inatçı olmazdım değil mi?
-evet abarttın biraz..
gülüşmeler
-evet
-nerde akıyoruz?
-başkalarının kafalarında akıyor muyuz lan yoksa?
-yok abi fotoğrafız sadece
-diyosun
gülümseyiş ve devam
-hayır
-akıyoruz
-hareketi algılıyoruz
-onu hafızaya alıyoruz
-bunu modernleştirip matematiksel olarak ispatlar mı yapmamız lazım?
-işte adamlar diyor ki güvenilir olman için bunu integrale dökmen lazım diyorlar,bütün parçadan oluşur yani diyorlar
-doğru değil mi?
-her zaman değil, mesele orda...
-akış parçadan oluşmaz,parçalarını ihtiva eder.
-boşluk var yani parçacıklar arasında
-konuştuğumuz konu insanın kafasındaki görüntüler akışkan mı fotoğraf mı.kaçırmayalım
-yani bir her an fotoğraflayıp birleştiriyoruz diyorlar ya,o fikir bence yanlış.
-sence ne peki?
-hareket algısı sürekli birşey, kulaklarımızı açalım duyalım
-deneyelim
-duralım
-duramayız
-akıyor.
-hafızalarımızdaki insanlar fotoğraf değildir, biz hareketlerini izleriz, aklımızda kalır.öyle düşleriz bazen onları.
-peki fotoğraf ne?
-1 saniye demek mesela fotoğraf. mayalar astronomide ve matematikte o kadar ileriydiler ama saat saniye türü şeylere bölmediler hayatı. "0"ı bulan adamlar, bir yılın 365 gün olduğunu söyleyen,günün içerisindeki periyotları sabah öğlen akşam gece sabaha karşı gibi ifadelerle anlatan bu insanlar neden daha da bölebilecekleri bir şeyi bölmediler?
-tacizci ve modern değillerdi çünkü.
-biz herşeyi biliriz, hakimiz,kerimiz demediler, değillerdi de zaten
-modernler dedi ki bak ben küçük fotoğraf parçalarını altalta koyup sonra birinci sayfadan başlayacak şekilde hızlı bir şekilde oynatırsam 1,2,3,4,5,6,7,8,9,...vs vs
-ve çizgi filmi bir hareketli bir şekilde izliyoruz
-evet, bunun insanın algısında ZATEN böyle olduğunu söylüyorlar, biz yedik abi bitirdik hareket olayını diyorlar.
-salaklar.
-hareket akar, evet doğrudur kağıtlardaki çizimlerden çizgi film üretmek mümkün ancak bi de tersten gidelim
-hareketten fotoya gelelim.
-enstantane yani diyorsun
-hı hım..insanlar resimler çizdiler değil mi bin yıllardır?
-anı dondurmak mıydı amaçları onların?
-bilmiyorum, fotoğraf hareketi barındırır mı içerisinde, evet barındırabilir..
-bazı fotoğraflar hareket barındırır, bu enstantane değerinize pek bağlı olan birşey değildir,o değerler teknik olarak hareketi zaten halihazırda var olan sayılar sistemiyle algılamanızı dayatıp hareketi kaçırmanızı sağlar, 2 saniyeli bir çekimdeki hareketli objenin gölgesi evet hmmm dedirtiyor,ancak bu yetmez, ruhu olması gerekiyor, yani bir ortamdaki bir durumda ortamı görmeniz gerekiyor. o bütünlük içerisinde algılamanız gerekiyor hareketi
-bazı fotoğraflar hareketlidir. bir an gibi duran hareketli resimler. içine girilern fotoğraflar bunlar.
-ruhunuzu kaybetmeyin!
-söyleyeceklerim bu kadar
-1 e merhaba, unutma 2 de var..
-tek tektir,iki herşeydir
-öteki yani mesele..
-ne alaka ya..nerden geldin şimdi buraya,
-bütün saygınlığın bitti kahretsin,ne demişti hasip kaplan 'batsın bu dünya':)
-görüşürüz canım.
-walla
3 Nisan 2009 Cuma
iz sürücü
-canım
-canım
-kimsin sen?
-korkma..sesimi kıstım ki rahatsız olma..
-uykuma bakıyorum
-görüşürüz
-uzun bir güneşsizlik zamanı geçti
-evet
-newroz geldi
-bahar kokusu ve havası insanı bi hoş ediyor
-tabi nefes alabilirsen
-geyik
-geyik
-kaybettim, bulanınız var mı?
-hislerimi bağladım ard arda
-sonra topak yapıp attın değil mi?
-kaka gibi
-organik tarafından
-gelecek ne olacak?
-bana ne,hem sana ne
-sakin olalım.
-canım
-kimsin sen?
-korkma..sesimi kıstım ki rahatsız olma..
-uykuma bakıyorum
-görüşürüz
-uzun bir güneşsizlik zamanı geçti
-evet
-newroz geldi
-bahar kokusu ve havası insanı bi hoş ediyor
-tabi nefes alabilirsen
-geyik
-geyik
-kaybettim, bulanınız var mı?
-hislerimi bağladım ard arda
-sonra topak yapıp attın değil mi?
-kaka gibi
-organik tarafından
-gelecek ne olacak?
-bana ne,hem sana ne
-sakin olalım.
2 Nisan 2009 Perşembe
1 Nisan 2009 Çarşamba
duyur
içimdeki şarkı bitti..
sizin hiç arkadaşınız kayboldu mu?
biz nerede ne yaşıyorsak yaşayalım bunun gibi milyarlarca hayat var.sizin hayatınız sizedir çoğu zaman,hatta her zamandır bu.
bir insana birşey dayatılıyorsa ne yapar insan? direnir,bu kaçmak da olabilir.kaçar insan,pislikten kaçar bazen, yasalardan,akıl duvarlarından kaçar, firar eder yani..
benim arkadaşım firari,nerde olduğunu bileniniz var mı?
ben bilmiyorum,bu nokta da kalakalıyorum, donuyorum,ne yapmalıyım?her tarafı arayıp merak etmiş mi olayım?ki anneler dışında bu konuyu ciddiye alan yoktur, yanlış anlatmayayım, annemiz bizim için ağlayandır mesela,bizi merak eder, bir arkadaş gibi aynı, ve daha başka tabii ki..
rol ile gerçeklik arasında gidip gidip geliyoruz,bir sarkaç gibi, insan kafasının içinden çıkabilir mi? soru buydu evet..hep çarpıyor hayat, canlı toplum içimi harlandırıyor,firari ve isyankarları seviyorum, biliyorum..
sizin hiç arkadaşınız kayboldu mu?
biz nerede ne yaşıyorsak yaşayalım bunun gibi milyarlarca hayat var.sizin hayatınız sizedir çoğu zaman,hatta her zamandır bu.
bir insana birşey dayatılıyorsa ne yapar insan? direnir,bu kaçmak da olabilir.kaçar insan,pislikten kaçar bazen, yasalardan,akıl duvarlarından kaçar, firar eder yani..
benim arkadaşım firari,nerde olduğunu bileniniz var mı?
ben bilmiyorum,bu nokta da kalakalıyorum, donuyorum,ne yapmalıyım?her tarafı arayıp merak etmiş mi olayım?ki anneler dışında bu konuyu ciddiye alan yoktur, yanlış anlatmayayım, annemiz bizim için ağlayandır mesela,bizi merak eder, bir arkadaş gibi aynı, ve daha başka tabii ki..
rol ile gerçeklik arasında gidip gidip geliyoruz,bir sarkaç gibi, insan kafasının içinden çıkabilir mi? soru buydu evet..hep çarpıyor hayat, canlı toplum içimi harlandırıyor,firari ve isyankarları seviyorum, biliyorum..
14 Mart 2009 Cumartesi
kurumak
kamyonlar kavun taşır..
herşey herşey gibi,hiçbirşey yok.neye elimi atsam kuruyor Duran, sen benim arkadaşım ol, duran ve ben olalım, galiba bu sıkıntıdan ve yalnızlıktan kurtuluş yok..gübreyi karıştırırken solucan gördüm içeride, heyecanlandım bir an, beklediğim şey o solucan,iyi,rahatladım, doğru yoldayım diye. insan çöpe umut bağlar mı?şeyler oldukları gibi değildirler, bizim olduğumuz gibidirler diyorlar.yani biz başka yerlerden ve zamanlardan bakınca başka şeyler görürüz.
-amma da görecesin mi desem görücü mü desem, ne desem?
-sen bişey deme, sen sus.
kimin neye inandığı belli mi olur, fix bahsedilen hintlilerin inek kutsallığı meselesi,inanmak istemediğimiz.kimin neye inandığı belli mi olur..bilmem.ben politeistim demiştim, bu konuyu kurcalamak istemem.
-peki ya gelenek?
-hepsine inanalım mı yani mi diyosun?
-sen bilirsin, değiştirebiliyorsan, icat edebiliyorsan et bakalım..
-dalga geçme
-sığınaklar güvenli aldırma yaşamana bak
-artık süte gerek yok.
kurumak demiştik,kurudum,kurudun,kuruduk..
-gelgitgelgitgelgitgelme
umurumda değil.
herşey herşey gibi,hiçbirşey yok.neye elimi atsam kuruyor Duran, sen benim arkadaşım ol, duran ve ben olalım, galiba bu sıkıntıdan ve yalnızlıktan kurtuluş yok..gübreyi karıştırırken solucan gördüm içeride, heyecanlandım bir an, beklediğim şey o solucan,iyi,rahatladım, doğru yoldayım diye. insan çöpe umut bağlar mı?şeyler oldukları gibi değildirler, bizim olduğumuz gibidirler diyorlar.yani biz başka yerlerden ve zamanlardan bakınca başka şeyler görürüz.
-amma da görecesin mi desem görücü mü desem, ne desem?
-sen bişey deme, sen sus.
kimin neye inandığı belli mi olur, fix bahsedilen hintlilerin inek kutsallığı meselesi,inanmak istemediğimiz.kimin neye inandığı belli mi olur..bilmem.ben politeistim demiştim, bu konuyu kurcalamak istemem.
-peki ya gelenek?
-hepsine inanalım mı yani mi diyosun?
-sen bilirsin, değiştirebiliyorsan, icat edebiliyorsan et bakalım..
-dalga geçme
-sığınaklar güvenli aldırma yaşamana bak
-artık süte gerek yok.
kurumak demiştik,kurudum,kurudun,kuruduk..
-gelgitgelgitgelgitgelme
umurumda değil.
7 Mart 2009 Cumartesi
gece ve gündüz
insan zihni ikiliklerden zıtlıklardan anlar dünyayı, öyle algılar, yapısı böyle diyorlar.
bu fikre inanasım geliyor,ikna oluyorum, kendimde deniyorum oluyor abi. iyi ve kötülerim var çoğu zaman, yolda karşılaştığım canım insanlar gibi, benim de fikirlerim var, farkında değilim o başka, insan kendini nasıl kurar? kader var mı acep? bunlar boş iş mi yoksa? aman allahım ne oluyorum ben, kendimi patlatıyorum, dışardan ve içerden patlama, bir daha bir araya gelemeyeyim...
bir ara nietzsche bir kitap yazmıştı, fikirlerini anlatmıştı, iyinin ve kötünün ötesinde bir ahlaktan, bir insandan, bir dünyadan bahsetmişti, o günler var mı, geçti de biz mi görmedik, ya da biz kuralım diye mi söyledi paylaştı bizimle algılarını? bilmem, arkadaşım nietzsche,iyi o da,ne yapsanız bişey oluyorsunuz bu alemde, göt olmuş alem, siz hangi osuruksunuz acaba, sesli ama koku salmayan mı, yoksa sessiz ama berbat kokan mı, yoksa içerden gelen ve rahatlatandan mı, ya da kısa kısa öksürük gibi osuruk, osuruktansınız işte, ne yapsanız fayda etmez, 'abi geçiyordum takıldım işte'ler geride kaldı, ne yapsanız bişey oluyorsunuz, osuruk en hafifi,gidiyor etkisi hemencecik,ama olduğunuz şeyler üstünüze yapışıyor,siz istemeseniz de öyle, toplum içerisinde oluyor bu süreç, siz kimliklerinizle varoluyorsunuz bir süre sonra,sonra bakıyorsunuz ki hepsi geçiyor,yalnızsınız en başında olduğu gibi, hiç değişmediği gibi,değişmeyeceği gibi, kimse yüreğinize su serpemez!
'salak adam' rolü de kesmiyor olayı, züğürt ağa rolü de,hep korku hep korku, nasıl aşılacak bu, insanlarla tabii ki diyesim geliyor, bilmiyorum, herkesin kafasında senaryolar, hileler, bişeylerden bişeyler çıkarmalar,çıkarımlar,çıkarlar,statü çıkarları, artislik çıkarları,yazık olmuş insanlığa,küçük insanlı büyük insanlıktı adı değil mi..
bu fikre inanasım geliyor,ikna oluyorum, kendimde deniyorum oluyor abi. iyi ve kötülerim var çoğu zaman, yolda karşılaştığım canım insanlar gibi, benim de fikirlerim var, farkında değilim o başka, insan kendini nasıl kurar? kader var mı acep? bunlar boş iş mi yoksa? aman allahım ne oluyorum ben, kendimi patlatıyorum, dışardan ve içerden patlama, bir daha bir araya gelemeyeyim...
bir ara nietzsche bir kitap yazmıştı, fikirlerini anlatmıştı, iyinin ve kötünün ötesinde bir ahlaktan, bir insandan, bir dünyadan bahsetmişti, o günler var mı, geçti de biz mi görmedik, ya da biz kuralım diye mi söyledi paylaştı bizimle algılarını? bilmem, arkadaşım nietzsche,iyi o da,ne yapsanız bişey oluyorsunuz bu alemde, göt olmuş alem, siz hangi osuruksunuz acaba, sesli ama koku salmayan mı, yoksa sessiz ama berbat kokan mı, yoksa içerden gelen ve rahatlatandan mı, ya da kısa kısa öksürük gibi osuruk, osuruktansınız işte, ne yapsanız fayda etmez, 'abi geçiyordum takıldım işte'ler geride kaldı, ne yapsanız bişey oluyorsunuz, osuruk en hafifi,gidiyor etkisi hemencecik,ama olduğunuz şeyler üstünüze yapışıyor,siz istemeseniz de öyle, toplum içerisinde oluyor bu süreç, siz kimliklerinizle varoluyorsunuz bir süre sonra,sonra bakıyorsunuz ki hepsi geçiyor,yalnızsınız en başında olduğu gibi, hiç değişmediği gibi,değişmeyeceği gibi, kimse yüreğinize su serpemez!
'salak adam' rolü de kesmiyor olayı, züğürt ağa rolü de,hep korku hep korku, nasıl aşılacak bu, insanlarla tabii ki diyesim geliyor, bilmiyorum, herkesin kafasında senaryolar, hileler, bişeylerden bişeyler çıkarmalar,çıkarımlar,çıkarlar,statü çıkarları, artislik çıkarları,yazık olmuş insanlığa,küçük insanlı büyük insanlıktı adı değil mi..
5 Mart 2009 Perşembe
ikilik
-çalışmamızın bu aşaması insanı kafasının içerisinden çıkarıp çıkarmamayı tartışmak..
çalışma bu başkası kalmadı elimizde idare edelim.
-ya ne yani ne diyelim şimdi, bi cümle söyle de herşey yerinden oynasın
-söyleyeyim mi? söyle söylim mi söyle..
-basit
-değil
-bırak dalga geçmeyi saçmalık bunların hepsi.
-benim aklım bana düşman.
-cümleyi söylemedin daha
-sen mi ben mi?
-ikimiz söyleyelim,
özgürlük..ve barış..tüm insanların..özlemi olacak yarınlarda
-ritmi kaçırdık abi
-tekrar
-mono demek maymun demektir ispanyolcada
-monolog ne demektir o zaman?
-mono logos demektir, maymun kafalı diyebiliriz
-kes artık bıktım senin bu saçmalıklardan
-hayır ya saçmalamıyorum
-saçmalıyorsun işte akılsız
..ve günlerce aylarca sürdü bu anlaşmamazlık, mahkeme şiddetli geçimsizlik olduğuna karar verdi, ayrıldılar..
ne oluyor, ne mahkemesi, ne logosu, ne ayrılığı ...
mahkeme öyle dedi, öyleydi de, ayrıydılar zaten, ayrıldılar.
şu içimdeki üçlünün (önce ikiydi bu) ikisi yollarını ayırdı,araları bozuk olduğu için anlatmamıştım, mahremiyetlerine bulaşmak istemem..
işte budur, benim istediğim budur,
-hadi lan ordan, ne oldu kendini tutamıyorsun
-ben hep bunu hayal ediyordum, küçükken izlediğim filmlerden son zerresinde kadar kurtulmam yıllar aldı,alıyor,
-eeee ne yani aydınlandın mı şimdi?
-kafamdaki ampül yanmıyor artık
-hayat kuru kalabalık mı? hayallerimiz bizim olsun, hayat yeterince canlı,filiz gibi yeşerecek hayat, aklımızı yarıp içerisinden yeşerecek, ot kafa olacaz ondan sonra, hayırlısı..
çalışma bu başkası kalmadı elimizde idare edelim.
-ya ne yani ne diyelim şimdi, bi cümle söyle de herşey yerinden oynasın
-söyleyeyim mi? söyle söylim mi söyle..
-basit
-değil
-bırak dalga geçmeyi saçmalık bunların hepsi.
-benim aklım bana düşman.
-cümleyi söylemedin daha
-sen mi ben mi?
-ikimiz söyleyelim,
özgürlük..ve barış..tüm insanların..özlemi olacak yarınlarda
-ritmi kaçırdık abi
-tekrar
-mono demek maymun demektir ispanyolcada
-monolog ne demektir o zaman?
-mono logos demektir, maymun kafalı diyebiliriz
-kes artık bıktım senin bu saçmalıklardan
-hayır ya saçmalamıyorum
-saçmalıyorsun işte akılsız
..ve günlerce aylarca sürdü bu anlaşmamazlık, mahkeme şiddetli geçimsizlik olduğuna karar verdi, ayrıldılar..
ne oluyor, ne mahkemesi, ne logosu, ne ayrılığı ...
mahkeme öyle dedi, öyleydi de, ayrıydılar zaten, ayrıldılar.
şu içimdeki üçlünün (önce ikiydi bu) ikisi yollarını ayırdı,araları bozuk olduğu için anlatmamıştım, mahremiyetlerine bulaşmak istemem..
işte budur, benim istediğim budur,
-hadi lan ordan, ne oldu kendini tutamıyorsun
-ben hep bunu hayal ediyordum, küçükken izlediğim filmlerden son zerresinde kadar kurtulmam yıllar aldı,alıyor,
-eeee ne yani aydınlandın mı şimdi?
-kafamdaki ampül yanmıyor artık
-hayat kuru kalabalık mı? hayallerimiz bizim olsun, hayat yeterince canlı,filiz gibi yeşerecek hayat, aklımızı yarıp içerisinden yeşerecek, ot kafa olacaz ondan sonra, hayırlısı..
4 Mart 2009 Çarşamba
gitmişken(dine)gelmiş..
çok şey geçiyor biricik kuş kafamdan..
keşke bizim köyde müzisyenler olsaydı diyorum,o zaman belki geleceğimiz daha başka olurdu, okula takılmazdı bazıları, başka olurdu o zaman.
akıyor akıyor hayat hayat akıyor, ölüm orda duruyor, hoş gelir geldiğinde, neyse ki hoşgelecek bir gün.
ölüme doğru koşuyoruz son süratla, bir sperm gibi, fırlıyoruz ölüme doğru, bazımız onu delip geçemeyecek hiç bir zaman,çarpacağız,şplak..
eğer bir yumurtaysa ölüm sonra insan olacağız annemizin karnında.bizi sevecek annemiz, bize can verecek, besleyecek ,içerisinde, iki kişi olmayı öğrenecek annemiz, sorumluluk alacak,zorundalığından değil, biraz da yalnızlığını bilen birilerini içinde büyüttüğü için sevinecek, kendini yalnız hissetmeyecek..birlikte olacak çocuğuyla bir süreliğine.
sonra doğuracak güneşi,ona bakacak, yüzüne bakacak, izleyecek onu,takılacak onunla, karnındaki hallerini hatırlayacak,sonra bir bakacak ki başka birileri daha bakıyor çocuğuna, babası,diğer oğlu,vs.. paylaşmaya kıyamayacak belki bakışlarını,men seni kördüm ayışığında..
bir müzisyenin sesinde kaybolmak istiyorum bazen, ama imkansız, boş çaba bu, ama bazen kayboluyorum,farketmiyorum, tedirginlik getiren kaybolma değil bu,akan bişeyin parçası olmak.
gitgelgitgelgitmişduran.
duran duruyor, küçük adam, Onur'un seslendiği adam Duran,duruyor hala, ne zaman harekete geçecek, canı istediği zaman, belki öyle belki değil,travma içerisinde Duran,travma içerisinde toplum, insanlık, küçük insanlı büyük insanlık(!)
demiştim, ben yüzmeyi severim,suyun sesini dinlerim suyun içindeyken, kulakları koyarım içeriye,yüzüm gökyüzüne bakar,vücudum düz,dinleniyor, gökyüzüne bakıyorum farklı bir ses eşliğinde,, suyun sesi eşliğinde,çıtçıtçıtçıtçıthşşçıt..
çıkıyorum sudan, annemi görüyorum, bana bakıyor,kendine bakıyor..
keşke bizim köyde müzisyenler olsaydı diyorum,o zaman belki geleceğimiz daha başka olurdu, okula takılmazdı bazıları, başka olurdu o zaman.
akıyor akıyor hayat hayat akıyor, ölüm orda duruyor, hoş gelir geldiğinde, neyse ki hoşgelecek bir gün.
ölüme doğru koşuyoruz son süratla, bir sperm gibi, fırlıyoruz ölüme doğru, bazımız onu delip geçemeyecek hiç bir zaman,çarpacağız,şplak..
eğer bir yumurtaysa ölüm sonra insan olacağız annemizin karnında.bizi sevecek annemiz, bize can verecek, besleyecek ,içerisinde, iki kişi olmayı öğrenecek annemiz, sorumluluk alacak,zorundalığından değil, biraz da yalnızlığını bilen birilerini içinde büyüttüğü için sevinecek, kendini yalnız hissetmeyecek..birlikte olacak çocuğuyla bir süreliğine.
sonra doğuracak güneşi,ona bakacak, yüzüne bakacak, izleyecek onu,takılacak onunla, karnındaki hallerini hatırlayacak,sonra bir bakacak ki başka birileri daha bakıyor çocuğuna, babası,diğer oğlu,vs.. paylaşmaya kıyamayacak belki bakışlarını,men seni kördüm ayışığında..
bir müzisyenin sesinde kaybolmak istiyorum bazen, ama imkansız, boş çaba bu, ama bazen kayboluyorum,farketmiyorum, tedirginlik getiren kaybolma değil bu,akan bişeyin parçası olmak.
gitgelgitgelgitmişduran.
duran duruyor, küçük adam, Onur'un seslendiği adam Duran,duruyor hala, ne zaman harekete geçecek, canı istediği zaman, belki öyle belki değil,travma içerisinde Duran,travma içerisinde toplum, insanlık, küçük insanlı büyük insanlık(!)
demiştim, ben yüzmeyi severim,suyun sesini dinlerim suyun içindeyken, kulakları koyarım içeriye,yüzüm gökyüzüne bakar,vücudum düz,dinleniyor, gökyüzüne bakıyorum farklı bir ses eşliğinde,, suyun sesi eşliğinde,çıtçıtçıtçıtçıthşşçıt..
çıkıyorum sudan, annemi görüyorum, bana bakıyor,kendine bakıyor..
2 Mart 2009 Pazartesi
fırlamak
bir sperm gibi..
hiç fırlamak istediniz mi? halkın 'fırlama' dedikleri gibi belki..neyse bu canla devam edelim.Animo!
ben arasıra fırlamak istiyorum uzaya mesela, ama yataktan fırlamayı sevmem.uykumu tam almaya çalışırım,yaşamak zamanı geldiğinde yaşamak isterim.buna nasıl karar veriyorum?kendi kendime.. sizler sabahları önemli bir işiniz olmasına rağmen bile bile uyumaya devam ettiniz mi? o güzel uyku uyandırılmak istendiğinde daha güzel gelir bazen.ölüm var değil mi, evet var..
sokağa fırladım, girdim insanların içine,yüzlerine baktım, onların havalarıyla karşılaştım, yürümek güzel, onlarca insana takılıyorsanız harika,onlar da size takılıyordur merak etmeyin..
toplum patlar, toplum patlamaz, belli olmaz..ben direkt koparma taraftarıyım,'doxa' ile oynama taraftarıyım,zorba mıyım? hayır değilim. toplum değişen, dönüşen bir şeydir, diyalektiği vardır, birçok tansiyonu vardır,başka şeyleri de vardır toplumun, insanlar gibi, bunun için biz toplumsal insan diyoruz.insan bazen toplumun çok içindedir bazen değil,eylemek istiyorum,direkt olarak..dönüşüyorum dönüştürüyorum, sıkıntım da bende kalsın, pişman değilim..
hiç fırlamak istediniz mi? halkın 'fırlama' dedikleri gibi belki..neyse bu canla devam edelim.Animo!
ben arasıra fırlamak istiyorum uzaya mesela, ama yataktan fırlamayı sevmem.uykumu tam almaya çalışırım,yaşamak zamanı geldiğinde yaşamak isterim.buna nasıl karar veriyorum?kendi kendime.. sizler sabahları önemli bir işiniz olmasına rağmen bile bile uyumaya devam ettiniz mi? o güzel uyku uyandırılmak istendiğinde daha güzel gelir bazen.ölüm var değil mi, evet var..
sokağa fırladım, girdim insanların içine,yüzlerine baktım, onların havalarıyla karşılaştım, yürümek güzel, onlarca insana takılıyorsanız harika,onlar da size takılıyordur merak etmeyin..
toplum patlar, toplum patlamaz, belli olmaz..ben direkt koparma taraftarıyım,'doxa' ile oynama taraftarıyım,zorba mıyım? hayır değilim. toplum değişen, dönüşen bir şeydir, diyalektiği vardır, birçok tansiyonu vardır,başka şeyleri de vardır toplumun, insanlar gibi, bunun için biz toplumsal insan diyoruz.insan bazen toplumun çok içindedir bazen değil,eylemek istiyorum,direkt olarak..dönüşüyorum dönüştürüyorum, sıkıntım da bende kalsın, pişman değilim..
1 Mart 2009 Pazar
carlos castenada - ıxtlan yolculuğu
don juan ansızın "şimdi ölümünü düşün" dedi "şuracıkta bir kol boyu ötende duruyor o. herhangi bir anda tıpışlayabilir seni, o halde saçma düşüncelere, saçma duygulara ayıracak zamnın gerçekten yok senin. hiçbirimizin zamanı yok bunlara ayıracak."
...
yavaş yavaş söylediklerini anlayabilmem için bana zaman verircesine "seni gördüğüm zaman sende yanlış olan şey, ve şimdi de sende yanlış olan şey, yaptığın şeylerin sorumluluğunu almaktan hoşlanmayışındır." dedi "o otobüs terminalinde bana o şeyleri anlattığında, onların yalan olduğunun bilincindeydin. niçin yalan söylüyordun?"
o sıralarda amacımın "güvenilir bir danışman" bulmak olduğunu belirttim.
don juan gülümseyerek bir meksika türküsü mırıldanmaya başladı.
"insan bir şey yapmaya karar verince sonuna dek gitmeli" dedi "ama yaptığı şeyin sorumluluğunu da yüklenmeli. ne yaparsa yapsın, en başta yaptığı şeyi kimin yaptığını bilmeli, sonra da kuşku ya da pişmanlık duymadan eylemlerini sürdürmeli."
don juan beni incelemekteydi. ne diyeceğimi bilmiyordum. sonunda düşüncemi açıklamaya karar verdim.
onu yadsıyarak "bu söylediğin, imkansız bir şey!" dedim.
don juan nedenini sorunca, ben de belki ideal olarak bunun herkesin yapmak istediği şey olduğunu, oysa gündelik yaşamda kuşku ve pişmanlıklardan kaçınmanın bir yolu olmadığını söyledim.
don juan inançla "elbette var bir yolu" diye yanıtladı.
"bana bak" dedi "kuşkum da yok, pişmanlığım da yok benim. yaptığım her şey benim kendi kararım, benim kendi sorumluluğumdur. yaptığım en önemsiz bir şey, örneğin seni çölde gezdirmek, pekala benim ölümüme yol açabilir. ölüm sezdirmeden peşimden gelmekte. demek ki kuşkulanmaya, pişmanlık duymaya zamanım yok benim. şayet seni gezdirmeye çıkarmamın sonunda ölürsem, buna katlanmak zorundayım."
"oysa sen, kendinin ölümsüz olduğunu, ölümsüz bir kimsenin kararlarının da silinip bozulabileceğini, kuşkuyla ya da pişmanlıkla karşılanabileceğini sanmaktasın. kısacası dostum, bir avcıdır ölüm, pişmanlıklar ve kuşkular için yoktur ki zaman. yalnızca karar vermeye var zamanımız"
ben de içtenlikle her şeyin ideal davranış biçimlerine göre kişisel yorumlarla oluşturulmasından ve sonra da herkesin buna uymasının beklenmesinden dolayı, bu dünyanın gerçek olmadığını düşündüğümü belirttim.
sf.63-65
carlos castenada - ıxtlan yolculuğu (yaqui kızılderili büyücüsü don juan'ın yeni öğretileri) söz yayın - çeviri: nevzat erkmen
mayıs 1994
...
yavaş yavaş söylediklerini anlayabilmem için bana zaman verircesine "seni gördüğüm zaman sende yanlış olan şey, ve şimdi de sende yanlış olan şey, yaptığın şeylerin sorumluluğunu almaktan hoşlanmayışındır." dedi "o otobüs terminalinde bana o şeyleri anlattığında, onların yalan olduğunun bilincindeydin. niçin yalan söylüyordun?"
o sıralarda amacımın "güvenilir bir danışman" bulmak olduğunu belirttim.
don juan gülümseyerek bir meksika türküsü mırıldanmaya başladı.
"insan bir şey yapmaya karar verince sonuna dek gitmeli" dedi "ama yaptığı şeyin sorumluluğunu da yüklenmeli. ne yaparsa yapsın, en başta yaptığı şeyi kimin yaptığını bilmeli, sonra da kuşku ya da pişmanlık duymadan eylemlerini sürdürmeli."
don juan beni incelemekteydi. ne diyeceğimi bilmiyordum. sonunda düşüncemi açıklamaya karar verdim.
onu yadsıyarak "bu söylediğin, imkansız bir şey!" dedim.
don juan nedenini sorunca, ben de belki ideal olarak bunun herkesin yapmak istediği şey olduğunu, oysa gündelik yaşamda kuşku ve pişmanlıklardan kaçınmanın bir yolu olmadığını söyledim.
don juan inançla "elbette var bir yolu" diye yanıtladı.
"bana bak" dedi "kuşkum da yok, pişmanlığım da yok benim. yaptığım her şey benim kendi kararım, benim kendi sorumluluğumdur. yaptığım en önemsiz bir şey, örneğin seni çölde gezdirmek, pekala benim ölümüme yol açabilir. ölüm sezdirmeden peşimden gelmekte. demek ki kuşkulanmaya, pişmanlık duymaya zamanım yok benim. şayet seni gezdirmeye çıkarmamın sonunda ölürsem, buna katlanmak zorundayım."
"oysa sen, kendinin ölümsüz olduğunu, ölümsüz bir kimsenin kararlarının da silinip bozulabileceğini, kuşkuyla ya da pişmanlıkla karşılanabileceğini sanmaktasın. kısacası dostum, bir avcıdır ölüm, pişmanlıklar ve kuşkular için yoktur ki zaman. yalnızca karar vermeye var zamanımız"
ben de içtenlikle her şeyin ideal davranış biçimlerine göre kişisel yorumlarla oluşturulmasından ve sonra da herkesin buna uymasının beklenmesinden dolayı, bu dünyanın gerçek olmadığını düşündüğümü belirttim.
sf.63-65
carlos castenada - ıxtlan yolculuğu (yaqui kızılderili büyücüsü don juan'ın yeni öğretileri) söz yayın - çeviri: nevzat erkmen
mayıs 1994
I.
karşısındaki kalabalığa baktı
ellerinde içkileri, nezaketten kırılmak üzere olan dudakları, burunları, gözleri ve kulakları vardı.
sanki göz, kulak, burun değildiler de nazik olmaya çalışan "şey"lerdi. şeyler. eşya.
"sizlerle bir şeyler paylaşabileceğimi bilsem bir saniye bile duraksamadan paylaşırdım" diye geçirdi içinden. bu devasa iki-üç-beş-sekiz ve katları maskeli kalabalık ona sadece yabancı geliyordu.
o da kendini unutmaya çalışıyordu. unutursa belki bir buz kütlesinin ılık suya karıştığı gibi bu kalabalığa karışabilirdi ve onlardan biri olabilirdi. neden olmasındı. ah bir unutabilseydi. unutamıyordu. fazla kendini önemseyen bütün sarsak ve aşırı onurlu insanlar gibi, kendisinin üstesinden gelemiyordu. kendisini fazla ciddiye alan, fazla seven, fazla gören ve bu görüşüne bütün dünyayı uyduran insanlar... onlardan korkun... birden yıllar öncesinden bir hocası geliverdi aklına. "bu ülkeden uzaklaşıp dışardan bakma fırsatını bulunca farkettim ki burada kimse sade vatandaş olmak istemiyor, herkes bu ülkeyi kurtaran adam, kahraman, büyük adam vs olmak istiyor."
hocasının alaycı yüzü ve bu sözler aklına üşüşünce elindeki şarap kadehi çok ani ve sert bir tiksinti hissi uyandırdı içinde. kadehin ağzını dudaklarına yaklaştırdı, yudumu almak üzereyken, "ben bir kahramanım" diye fısıldadı şaraba ve bir yudum alıp tekrar kalabalığı izlemeye koyuldu.
II.
odasına döndüğünde vakit henüz geceyarısını bulmamıştı. içtiği bir kaç kadeh şarabın etkisiyle kendini bitkin ve işe yaramaz hissediyordu. suskun ve aksak hareketlerle kapıyı açıp içeri girdi.
üzerindekileri çıkarıp değiştirmek için yatak odasına girdi, küçük dolabından pijamalarını çıkardı, üzerindekileri tek tek özenli bir şekilde katlayıp dolaba yerleştirdi, pijamalarını giydi ve mutfağa geçti, büyük bir bardağa su doldurup yazma odasının yolunu tuttu.
bir mutfak bir banyo ve iki adet küçük odadan oluşan bu "derli toplu" eve, odam diyordu, zira alan hesabına vursak bütün bu ev aklı başında ev denecek bir yerin ancak bir odası kadar büyüklükteydi.
yazma odasına girdiğinde gözüne ilk anda yıllardır alışkanlıktan hiç de gözüne batmamış olan duvardaki yağlı boya resim takıldı. sandalyesine oturamadan öylece bakakaldı. hayıflandı. "nasıl olur da böyle müthiş bir tabloya 'alışabilirim', olsa olsa bir dangalağım ben, bu renklere, bu anlatıma, bu en duygusuz insana kafayı yedirtebilecek kadar hisli manzaraya nasıl olur da alışabilirim, olsa olsa bir dangalağım ben"
ayakta ne süre dikildi algılayamadı fakat dizleri çözüldüğü anda kendini zorlukla sandalyeye bırakıverdi. sandalyeye yerleşirken elindeki büyük bardaktan bir miktar su yere döküldü. bardağı çok acelesi varmışçasına masaya bırakıverdi.
sandalye de çalışma masası gibi özel olarak yaptırılmıştı. rusya ve sibiryadan ithal edilen birinci sınıf sarı çamdan kendi çizimi üzerine imal ettirdiği sandalye ve masa tamamen kendi beden ölçülerine uygun biçimde yapılmıştı. diz boyu, dirsek boyu ve bunun gibi ayrıntılı ölçüleri almış ve rahat edebileceği masayı çizmişti. üzerinde hiç bir işleme olmayan bir masaydı. son derece sade ve gösterişten uzak.
masanın üzerinde bir tomar beyaz kağıt, kağıtların üzerinde siyah antika bir dolma kalem ve masanın karşı ucunda da yine antika bir kırmızı daktilo durmaktaydı. sandalyeye kendini bıraktığında, sandalyenin üzerindeki krem rengi kumaşla kaplı minderden biraz toz çıktı. toz odanın loş ışığında büyük bir yavaşlıkla havada uçuştu. patates yiyenler tablosu, bu toz, loş ışık ve içtiği bir kaç kadeh şarap onda zamanın yavaşladığına dair bir his uyandırdı. ama bunu düşünmedi. sadece hiseediverdi ve üstesinden geldi. döner sandalyeyi arkaya çevirip tekrar yağlı boya resmi izlemeye başladı. sanki resim hareket ediyordu. o karanlıktaki hazin bakışlı kadınlar aralarında bezgin bir sohbete dalmışlar ve söyledikleri de duyuluyormuş gibiydi. odadaki o yılgın ışık, kadınların yüzündeki anlamsız aydınlık ve hepsinden ötede yoksulluk denemeyecek boyutta bir sefalet. van gogh'u delirten ve ne pahasına olursa olsun anlatmak zorunda hissettiği bu derin bu akıl almaz bu saçma sapan sefalet.
arapça öğrenmek için mısır'a gittiğinde bir fransız misyonerle tanışmıştı iskenderiyede. dünyanın en eski şehirlerinden birinde, ressam bir misyoner, akdenizi uzak bir köşeden gören teras bir ev ve karşı konulmaz bir teklif...
fransız misyoner terasta yedikleri yemeğin ardından, "senin için yağlı boya bir resim yapmak istiyorum, beğendiğin bir resim varsa bana söyle eğer bir şey söylemezsen ben kendi kafamdakini senin için resmedeceğim."
akşamın kızıllığı akdenizi kızıl bir denize çevirmişken aldığı bu içini zevkten köpürten teklif onu heyecanlandırdı. ama hafifçe kızaran yüzü dışında dışarıya hiçbir belirti yansıtmadı. bir resim söylemenin ne kadar nezaketsizce olacağının kesinlikle farkındaydı. fakat bu kadar iyi bir ressam bulmuşken o hep hayalindeki tabloyu çizdirmekten nasıl imtina edebilirdi. kendine söz geçiremiyordu. birden dudakları hafifçe aralandı "van gogh!" deyiverdi. fransız şaşırdığı zamanlarda yaptığı üzere "oui" diye mırıldandı. ah nasıl bir utançtı bu, nasıl bir nezaketsizlikti bu yaptığı, tamamen size bırakıyorum demesi gerekirken yine içindeki o koca adam ona sahip olmuş ve ona "van gogh" dedirtmişti. her iki tarafın da ilk şaşkınlıkları geçtiğinde fransız kendini toparlamış bir yüz ifadesiyle "van gogh'a büyük bir hayranlık beslerim fakat en zor ressamlardandır hangi eserini çalışmamı istiyorsunuz acaba benden" dedi. derin bir nefes alınca yüzündeki bütün kızarıklık geçen O. hiç tereddüt etmeden "patates yiyenler" diyebildi.
karşısındaki kalabalığa baktı
ellerinde içkileri, nezaketten kırılmak üzere olan dudakları, burunları, gözleri ve kulakları vardı.
sanki göz, kulak, burun değildiler de nazik olmaya çalışan "şey"lerdi. şeyler. eşya.
"sizlerle bir şeyler paylaşabileceğimi bilsem bir saniye bile duraksamadan paylaşırdım" diye geçirdi içinden. bu devasa iki-üç-beş-sekiz ve katları maskeli kalabalık ona sadece yabancı geliyordu.
o da kendini unutmaya çalışıyordu. unutursa belki bir buz kütlesinin ılık suya karıştığı gibi bu kalabalığa karışabilirdi ve onlardan biri olabilirdi. neden olmasındı. ah bir unutabilseydi. unutamıyordu. fazla kendini önemseyen bütün sarsak ve aşırı onurlu insanlar gibi, kendisinin üstesinden gelemiyordu. kendisini fazla ciddiye alan, fazla seven, fazla gören ve bu görüşüne bütün dünyayı uyduran insanlar... onlardan korkun... birden yıllar öncesinden bir hocası geliverdi aklına. "bu ülkeden uzaklaşıp dışardan bakma fırsatını bulunca farkettim ki burada kimse sade vatandaş olmak istemiyor, herkes bu ülkeyi kurtaran adam, kahraman, büyük adam vs olmak istiyor."
hocasının alaycı yüzü ve bu sözler aklına üşüşünce elindeki şarap kadehi çok ani ve sert bir tiksinti hissi uyandırdı içinde. kadehin ağzını dudaklarına yaklaştırdı, yudumu almak üzereyken, "ben bir kahramanım" diye fısıldadı şaraba ve bir yudum alıp tekrar kalabalığı izlemeye koyuldu.
II.
odasına döndüğünde vakit henüz geceyarısını bulmamıştı. içtiği bir kaç kadeh şarabın etkisiyle kendini bitkin ve işe yaramaz hissediyordu. suskun ve aksak hareketlerle kapıyı açıp içeri girdi.
üzerindekileri çıkarıp değiştirmek için yatak odasına girdi, küçük dolabından pijamalarını çıkardı, üzerindekileri tek tek özenli bir şekilde katlayıp dolaba yerleştirdi, pijamalarını giydi ve mutfağa geçti, büyük bir bardağa su doldurup yazma odasının yolunu tuttu.
bir mutfak bir banyo ve iki adet küçük odadan oluşan bu "derli toplu" eve, odam diyordu, zira alan hesabına vursak bütün bu ev aklı başında ev denecek bir yerin ancak bir odası kadar büyüklükteydi.
yazma odasına girdiğinde gözüne ilk anda yıllardır alışkanlıktan hiç de gözüne batmamış olan duvardaki yağlı boya resim takıldı. sandalyesine oturamadan öylece bakakaldı. hayıflandı. "nasıl olur da böyle müthiş bir tabloya 'alışabilirim', olsa olsa bir dangalağım ben, bu renklere, bu anlatıma, bu en duygusuz insana kafayı yedirtebilecek kadar hisli manzaraya nasıl olur da alışabilirim, olsa olsa bir dangalağım ben"
ayakta ne süre dikildi algılayamadı fakat dizleri çözüldüğü anda kendini zorlukla sandalyeye bırakıverdi. sandalyeye yerleşirken elindeki büyük bardaktan bir miktar su yere döküldü. bardağı çok acelesi varmışçasına masaya bırakıverdi.
sandalye de çalışma masası gibi özel olarak yaptırılmıştı. rusya ve sibiryadan ithal edilen birinci sınıf sarı çamdan kendi çizimi üzerine imal ettirdiği sandalye ve masa tamamen kendi beden ölçülerine uygun biçimde yapılmıştı. diz boyu, dirsek boyu ve bunun gibi ayrıntılı ölçüleri almış ve rahat edebileceği masayı çizmişti. üzerinde hiç bir işleme olmayan bir masaydı. son derece sade ve gösterişten uzak.
masanın üzerinde bir tomar beyaz kağıt, kağıtların üzerinde siyah antika bir dolma kalem ve masanın karşı ucunda da yine antika bir kırmızı daktilo durmaktaydı. sandalyeye kendini bıraktığında, sandalyenin üzerindeki krem rengi kumaşla kaplı minderden biraz toz çıktı. toz odanın loş ışığında büyük bir yavaşlıkla havada uçuştu. patates yiyenler tablosu, bu toz, loş ışık ve içtiği bir kaç kadeh şarap onda zamanın yavaşladığına dair bir his uyandırdı. ama bunu düşünmedi. sadece hiseediverdi ve üstesinden geldi. döner sandalyeyi arkaya çevirip tekrar yağlı boya resmi izlemeye başladı. sanki resim hareket ediyordu. o karanlıktaki hazin bakışlı kadınlar aralarında bezgin bir sohbete dalmışlar ve söyledikleri de duyuluyormuş gibiydi. odadaki o yılgın ışık, kadınların yüzündeki anlamsız aydınlık ve hepsinden ötede yoksulluk denemeyecek boyutta bir sefalet. van gogh'u delirten ve ne pahasına olursa olsun anlatmak zorunda hissettiği bu derin bu akıl almaz bu saçma sapan sefalet.
arapça öğrenmek için mısır'a gittiğinde bir fransız misyonerle tanışmıştı iskenderiyede. dünyanın en eski şehirlerinden birinde, ressam bir misyoner, akdenizi uzak bir köşeden gören teras bir ev ve karşı konulmaz bir teklif...
fransız misyoner terasta yedikleri yemeğin ardından, "senin için yağlı boya bir resim yapmak istiyorum, beğendiğin bir resim varsa bana söyle eğer bir şey söylemezsen ben kendi kafamdakini senin için resmedeceğim."
akşamın kızıllığı akdenizi kızıl bir denize çevirmişken aldığı bu içini zevkten köpürten teklif onu heyecanlandırdı. ama hafifçe kızaran yüzü dışında dışarıya hiçbir belirti yansıtmadı. bir resim söylemenin ne kadar nezaketsizce olacağının kesinlikle farkındaydı. fakat bu kadar iyi bir ressam bulmuşken o hep hayalindeki tabloyu çizdirmekten nasıl imtina edebilirdi. kendine söz geçiremiyordu. birden dudakları hafifçe aralandı "van gogh!" deyiverdi. fransız şaşırdığı zamanlarda yaptığı üzere "oui" diye mırıldandı. ah nasıl bir utançtı bu, nasıl bir nezaketsizlikti bu yaptığı, tamamen size bırakıyorum demesi gerekirken yine içindeki o koca adam ona sahip olmuş ve ona "van gogh" dedirtmişti. her iki tarafın da ilk şaşkınlıkları geçtiğinde fransız kendini toparlamış bir yüz ifadesiyle "van gogh'a büyük bir hayranlık beslerim fakat en zor ressamlardandır hangi eserini çalışmamı istiyorsunuz acaba benden" dedi. derin bir nefes alınca yüzündeki bütün kızarıklık geçen O. hiç tereddüt etmeden "patates yiyenler" diyebildi.
sibel hoca
02 Şubat 2009, Pazartesi
saat: 01:15
bunu yazmazsam içimi kemirip beni delirtecek galiba
bunu binlerce kişinin okuyacağı bir yerlerde yazabilmek isterdim
hatta milyonlarca
çünkü bu yanılsamaya binlerce kez ben de düştüm
ama tokat öyle hızlı suratıma çarptı ki
bu kez galiba ölene dek ayıldım
belki yirmi kişiydik odada
ve bir kadın hepimize tercüman oldu
sibel özbudun hoca
boğzaım düğüm düğüm oldu dedi
ne diyeceğimi bilemiyorum dedi
ben adamın tam da karşısında oturduğum için gözlerine bakıyordum o konuşurken
ellerinin titreyişini izliyordum
hafif beyazlarla kırçıllanmış siyah beyaz uçları sarkmayan tok ve titreyen bıyıklarına takılıveriyordu gözüm
ben bakırda çalıştım hocam, bugün oğlum da bakırda çalışıyor. bizim zamanımızda biz biraraya gelip öğlen içtiğimiz bir kap çorba için hakkımızı arayabilirdik, 3 saatten fazla çalışılmaz hocam bakırda, adamın bütün içini zehirler, bütün iç organları harab eder. biz çalışmamayı göze lırdık hocam ama ben bugün oğluma daha çok çalış oğlum, kimseye karışma oğlum diyorum. bir baba oğluna kıyabilir mi hocam, candır insanın çocuğu. biz nasıl böyle beş paralık olduk hocam. nasıl şerefimizi ekmeğimizi herşeyimizi satacak hale geldik hocam. 12 eylül zamanı osman ağamız vardı. maraşlıydı. bizim kahvenin sahibiydi. amma hani gerçek maraşlı böyle pala bıyıklı. bir gün kahveye bir yüzbaşı girdi. osman fırladı yerinden çıktı yüzbaşının karşısına bak efendi dedi burdakilerin hepsi benim oğullarımdır, birine bir şey olsa içim yanar, içim yandı mı ben de içimi yakanı yakarım, ondan sen iyi mi buraya hiç gelmemiş ol, bizi hiç görmemiş ol. yüzbaşı girdiği gibi çıktı kahveden hocam. osman ağa bize kol kanat gerdi de ben şimdi biricik oğluma kol kanat geremiyorum hocam. gündüzleri halk ekmekte sıra bekliyorum. bazen arbede çıkınca ufak torunumu yolluyordum önlere çocuktur aradan kaynayıverir diye, artık ona da gücüm yetmiyor, ben de dalıveriyorum önlere belki bu odadakilerden birilerinin ayağaına basıp, omzuna çarpıp öne atıyorum kendimi, bir ekmek alabilmek için hocam. nasıl böyle şerefsizleştik hep bunu soruyorum hocam, neden bir osman ağa olamadım ben onu soruyorum, biz de miydi kabahat acaba hocam?
o adam konuştukça o yaşlı o içi delik deşik adam konuştukça benim içim yırtıldı. kelimelerden, kavramlardan ve bütün bilimlerden tiksiniverdim. sibel hocanın güzel konuşması o güzel amcanın yaşadıklarını genelleyen mükemmel bir derlemeydi ama sibel hoca da bize bir çözüm sunmadı. hatta ben lafı evelemeden gevelemeden ne yapacağız hocam da dedim.
o zaman şunları anlattı bizim zamanımızda kolejli kızlar hafta içleri varoşlardaki evlerde kalırlardı haftasonunda evlerine gidip yıkanıp ertesi hafta tekrar dönerlerdi. kabahati hep bizde buluyorum işin doğrusu arkadaşlar. bizler çok monşerleşti hani şu moda tabiriyle(hafifçe gülümsüyor) o arada fikret hoca lafa giriyor bana dönüp şöyle diyor hani şu sokaktaki insanlar var ya onlara güvenmemiz gerek onların bir gecede ne yapacağı belli olmaz sonra tekrar sibel hoca lafa atılıp şöyle devam ediyor, bugün toplum patlamakta ama bu patlama içten içe bir patlama işte bu patlama ve tepki her şeye dönüşebilir yeri gelip milliyetçi akımların yönlendirmesine ya da dincilerin yönlendirmesine kanalize olabilir işte burada da bize çok büyük görev düşüyor ve biz de pek başarılı değiliz. fikret hoca tekrar lafa giriyor solun paradigmasını değiştirmesi gerek diyor. hem türkiyede hem dünyada solun bir paradigma değişimine gitmesi gerekiyor ve bunu yapması gereken de bu zemini kurması gereken de bizleriz diyor.
sibel hoca uzun uzun kapitalizmin nasıl bütün değerleri değersizleştirdiğinden ve ucuzlaştırdığından ve son kertede de nasıl anlamsızlaştırdığından bahsetti. yani aslında hani şu "geleneksel değerlerimizden nasıl da uzaklaştık yahu" klişelerini hangi bağlamda kurmamız gerektiğine dikkat çekti. chiapas hakkında yazdığı son yazıda bir nebze de olsa kötümserdi. onu soracaktım tam fakat sohbet sonlandı ben de yakında sorabilmek ümidiyle içime o soruyu atıp dışarı çıktım. küçük köhne bir lokantaya attım kendimi. sahibi diyarbakırlı buranın. içerdekilerin hepsi kürtçe konuşuyordu. kürtçe konuşmayanlar da doğulu bir şiveyle konuşuyordu. içeri girip haşlama ve pilav sipariş verdim. arkamda oturan 5-6 yaşındaki kız çocuğunun kürtçe konuşmasını dinleyip kelimelere anlamlar aradım. haşlamayla gelen acı soğanı yerken yan masadaki adam başıörtülü eşine buranın en çok da bu aci soganini seviyurum dedi. ben de acı soğanı seviyordum ama haşlamayı daha çok. sonra üstüne bir de sarma kadayıf yedim. çay yeni demlendiğinden uzun uzun çayın gelmesini bekledim. garson gelip kulağıma doğru fısıldar bir sesle abi çayi yeni koyduk çıkacak birazdan dedi. kafamı salladım beklerim sorun değil dedim. uzun uzun etrafımdaki insanları izledim. sonra arkamdaki o küçük kız cam su şişesini kırıverdi büyük bir patırtı koptu genç annesi garsona doğu şiyvesiyle kusura bakmayın nolur dedi garson da ne demek abla olur böyle şeyler canınız sağolsun dedi.
yavaş yavaş ayaklarımın üşümeye başladığını hissettim. çayı hızlıca içip muşambalarla kapatılmış demir kapıdan kendimi dışarı attım. ve kalabalığa karışıverdim.
durandingin
toplum içerisindeki hayat nasıl da akıyor, hep bir haberleşme,paylaşma,dinleme,konuşma hali, bir yandan herkes kendi halinde..bir ritmi,bir hayatı var..Norma bana ABD'liler neden Meksika'yı çok seviyorlar,buraya geliyorlar biliyor musun demişti, çünkü biz canlıyız,onlar ölü,bıkkın demişti..ekonomik meseleyi bir yere koyarsak haklılık payı çok yüksek..
heryerde bir alem akıyor,önüne geçilemez birşey bu, hayatı bulduğumuz yer,yerde bulur gibi sevindiğimiz,garipsediğimiz şey,hayaller kurmaya başladığımız yer,kendimiz..
ne saçmalıyorum ben değil mi? her yerde bir alem akıyor işte, bilmem sizler hangi alemlerdesiniz..ilgilendiğimi söylesem yalancı olurum,insanların mahremleri vardır değil mi,kimin mahreminin ne olduğunu nerden bilebiliriz, deneyimleriz anlarız..
akıyor akıyor hayat zaman akıyor,yollar akıyor,mesafeler akıyor,su akıyor, içimiz akıyor,aklımız akıyor.yaşasın sıkıntı!
heryerde bir alem akıyor,önüne geçilemez birşey bu, hayatı bulduğumuz yer,yerde bulur gibi sevindiğimiz,garipsediğimiz şey,hayaller kurmaya başladığımız yer,kendimiz..
ne saçmalıyorum ben değil mi? her yerde bir alem akıyor işte, bilmem sizler hangi alemlerdesiniz..ilgilendiğimi söylesem yalancı olurum,insanların mahremleri vardır değil mi,kimin mahreminin ne olduğunu nerden bilebiliriz, deneyimleriz anlarız..
akıyor akıyor hayat zaman akıyor,yollar akıyor,mesafeler akıyor,su akıyor, içimiz akıyor,aklımız akıyor.yaşasın sıkıntı!
28 Şubat 2009 Cumartesi
ütopya
..bir çocuk sularda kaybolan bulutu çekiyor düşlerin ağıyla..
bazen düşünürüm, arada sırada olduğu gibi bu da zevk verir bana,bunu artık sorgulamak istemiyorum,yani hep kafamda mı yaşıyorum? bunun dışına çıkmak imkansız mı?
bir ara halı saha maçı yaparken aniden iflas ettim, vücudum,aklım bitik,kafam kocaman olmuş da vücudum küçücük kalmış gibi, sefil halde, sıyrıl!
hangi sulardayım, ben bilsem bunun cevabını başka sulara yelken açma ihtimalim olur du belki, ben hep başka sulardayım bir yandan, şu en başından beri tanımadığımızı belirttiğim canım dünya, ben hep yüzerim, yüzmeyi severim ben..bir gece her yerime su değsin, su ile bütünleşeyim derken,bir anda gökyüzüne baktım, yıldız oldum denizin içinde, döndüm döndüm döndüm.
içim sıkışıyor bazen,bilmiyorum ne olacak bu hal, herkese böyle olur diyorum,ama her insan biraz da kendi içinde yaşar,yani toplumsal bilginiz işe yaramaz, içinize yeraltınıza inmiş oturuyorsunuzdur. bir şeyleri beklediğinizden değil,umutlanmayı unuttuğunuz için.ne yapalım yani,hep hatırlamak ,yaşamak zorunda mıyım umudu?değilim. biraz da duran böyle yaşasın, kaderinde yazılıdır belki insanımızın dediğine göre. kimbilmez? ben biliyorum demiyorum bak, iyi bak, bilmiyorum.
git-gel-git-gel-git
zaman akıyor, su gibi, her gece bitiyor,sabah oluyor sonra, sonra yine gece,sıkılıyorum, başka bi şey olsun bir gün de ya, kıyamet kopsun mesela.
bir şeyler olur tabi zamanla, bir bakar duran umutlu yine, kendini seviyor,dokunmayı seviyor.
ütopya, değil aslında, bu umut işareti değil, olasılık, durum bu, matematiğin tanıdığı ihtimal kavramını beklentisiz hale getirelim, işimizi görmesin bu sefer bilme ihtimalimiz, veya bilmeme ihtimalimiz, yani birşeyleri bilme bilmeme,birşeyler yok artık, meraksızlık hallerindeyim...
iyi yüzüşler,sıkıntılar efendim.
bazen düşünürüm, arada sırada olduğu gibi bu da zevk verir bana,bunu artık sorgulamak istemiyorum,yani hep kafamda mı yaşıyorum? bunun dışına çıkmak imkansız mı?
bir ara halı saha maçı yaparken aniden iflas ettim, vücudum,aklım bitik,kafam kocaman olmuş da vücudum küçücük kalmış gibi, sefil halde, sıyrıl!
hangi sulardayım, ben bilsem bunun cevabını başka sulara yelken açma ihtimalim olur du belki, ben hep başka sulardayım bir yandan, şu en başından beri tanımadığımızı belirttiğim canım dünya, ben hep yüzerim, yüzmeyi severim ben..bir gece her yerime su değsin, su ile bütünleşeyim derken,bir anda gökyüzüne baktım, yıldız oldum denizin içinde, döndüm döndüm döndüm.
içim sıkışıyor bazen,bilmiyorum ne olacak bu hal, herkese böyle olur diyorum,ama her insan biraz da kendi içinde yaşar,yani toplumsal bilginiz işe yaramaz, içinize yeraltınıza inmiş oturuyorsunuzdur. bir şeyleri beklediğinizden değil,umutlanmayı unuttuğunuz için.ne yapalım yani,hep hatırlamak ,yaşamak zorunda mıyım umudu?değilim. biraz da duran böyle yaşasın, kaderinde yazılıdır belki insanımızın dediğine göre. kimbilmez? ben biliyorum demiyorum bak, iyi bak, bilmiyorum.
git-gel-git-gel-git
zaman akıyor, su gibi, her gece bitiyor,sabah oluyor sonra, sonra yine gece,sıkılıyorum, başka bi şey olsun bir gün de ya, kıyamet kopsun mesela.
bir şeyler olur tabi zamanla, bir bakar duran umutlu yine, kendini seviyor,dokunmayı seviyor.
ütopya, değil aslında, bu umut işareti değil, olasılık, durum bu, matematiğin tanıdığı ihtimal kavramını beklentisiz hale getirelim, işimizi görmesin bu sefer bilme ihtimalimiz, veya bilmeme ihtimalimiz, yani birşeyleri bilme bilmeme,birşeyler yok artık, meraksızlık hallerindeyim...
iyi yüzüşler,sıkıntılar efendim.
27 Şubat 2009 Cuma
dur(urar)kendi
bu sefer de başka şeylerle başka şeylere akalım.
ne olabilir acaba,ritmlerin arasındaki boşluklardan ne kadar faydalanıyoruzu konuşmayacağımıza göre ritm bizim kulaklarımızda aksın, ordan içeri girip uzun bir yolculuğa çıksın,sesler içerisinde kaybolalım,sessiz olalım.
peki, bugün uzun zaman aralıklarında gelgitgeller yaşamakta kahramanımız, içimdeki saçmalık, ben onu kahraman ilan etmedim, o kendini kahraman zannediyor, hepimiz gibi..bunu çiğ süt emmişliğine veriyorum,insanlığına veriyorum, kendi halinde takılabilir, peki ya sıkıntı?
daldan dala konarak bu sıkıntı giderilebilir mi, yüreklerimize su serpebilir miyiz, kendimizi ikna edebilir miyiz? bu saçmalıklardan sıkılıyorum ama canım sıkılıyor, affeyle, göçebelerin de ahlakları var değil mi?
tabii ki de, o kişiliksiz midir, göçebe olan, hayır, göçebe, farklılıkları tahammül gücü olarak belki de hepimizden daha sağlamdırlar, gören geçiren insanlardır, bir de ayakkabılı olanları vardır onların. ayakkabılarına bakarlar, düşman olduklarından değil, ağrısız yürümek için, yürüyebilmek için taşlı yollarda.. çöllerde yaşayanlar onu da kullanmıyorlardır belki de, toprak,kum, herçeşit zor, yalın ayak,delcalzo, barefoot..
nerden geliyorum, biliyorum can sıkıyorum, artisliğe gerek yok, öyle işte, çünkü ben sıkılıyorum, konuşurken,yazarken..yürürken en iyi olduğum zamanlar..
ama duruyoruz değil mi?
evet, duruyoruz.
beklemiyoruz, duruyoruz..
iyi devamlar bay duran.
iyi sonlar.
ne olabilir acaba,ritmlerin arasındaki boşluklardan ne kadar faydalanıyoruzu konuşmayacağımıza göre ritm bizim kulaklarımızda aksın, ordan içeri girip uzun bir yolculuğa çıksın,sesler içerisinde kaybolalım,sessiz olalım.
peki, bugün uzun zaman aralıklarında gelgitgeller yaşamakta kahramanımız, içimdeki saçmalık, ben onu kahraman ilan etmedim, o kendini kahraman zannediyor, hepimiz gibi..bunu çiğ süt emmişliğine veriyorum,insanlığına veriyorum, kendi halinde takılabilir, peki ya sıkıntı?
daldan dala konarak bu sıkıntı giderilebilir mi, yüreklerimize su serpebilir miyiz, kendimizi ikna edebilir miyiz? bu saçmalıklardan sıkılıyorum ama canım sıkılıyor, affeyle, göçebelerin de ahlakları var değil mi?
tabii ki de, o kişiliksiz midir, göçebe olan, hayır, göçebe, farklılıkları tahammül gücü olarak belki de hepimizden daha sağlamdırlar, gören geçiren insanlardır, bir de ayakkabılı olanları vardır onların. ayakkabılarına bakarlar, düşman olduklarından değil, ağrısız yürümek için, yürüyebilmek için taşlı yollarda.. çöllerde yaşayanlar onu da kullanmıyorlardır belki de, toprak,kum, herçeşit zor, yalın ayak,delcalzo, barefoot..
nerden geliyorum, biliyorum can sıkıyorum, artisliğe gerek yok, öyle işte, çünkü ben sıkılıyorum, konuşurken,yazarken..yürürken en iyi olduğum zamanlar..
ama duruyoruz değil mi?
evet, duruyoruz.
beklemiyoruz, duruyoruz..
iyi devamlar bay duran.
iyi sonlar.
23 Şubat 2009 Pazartesi
yolculukta....
"sömürge insanını anlamak için danslarına bakın" diyor Fanon.dans etmek insanın kendini özgür kılmasıdır, kendi içerisinde akmasıdır, kocaman bir organizmayı kontrol etmesidir ve o olmasıdır yani kendisi.
dans ettim kayboldum, kendi kendime olan danslardan, uçarak, kollarım ve vücudum sonuna kadar açılmak istiyor, açılıp saçılmak istiyorum, yeşermek,filizlenmek istiyorum.başka neler istiyorum, jim morisson gibi ben de dünyayı istiyorum,bunu haykırmak istiyorum.
insan bütün dilleri öğrenebilir mi? insanın gözlem yeteneği herşeyi gözleyebileceği anlamına gelmiyor,bazı şeylerle hiç alakası olmayacağı anlamına geliyor. herşeyi göremez,herşeyi koklayamaz,herkese dokunamaz,ne bileyim işte bir insan herşeyi yapamaz, yapması da beklenmez zaten ondan. bu normal olan,yani şimdilerde anormal gibi gözüken durum.toplumsal etkileşim içerisindeki insanın zaman içerisinde başına gelen ve zamanla kendini tekrar tekrar ürettiği bir süreçler bütünü içerisinde sonsuzluğa akamazsınız. kontrol vardır, norm vardır, kültür vardır,kapanır da kapanır bu insan evladı için, sınırlarınız çizilir bir nevi, sınırlarınızı çizersiniz. peki ya sonra?
sonra farklı sesler duymaya tahammülsüzlük baş gösterir,oblomovlar gibi belki, yeni haber uğursuzluktur, biz halimizden memnunuz. tabi çok başka bir fark var bizim çevremizle oblomovkanın çevresi arasında. para yok orada,barış var,sıkıntı var,oblomovluk var. bizim neyimiz var peki? dünyalılığımız nedense göremediğimiz şeylerdendir mesela, peki yeryüzü dedikleri şey nedir,gaz ve toz bulutuymuş eskiden, öyle diyorlar, kabul etmiş durumda herkes, kimse şüphe etmiyor bundan,bilim öyle diyormuş..bilim aya çıkıp dünyayı görüntülediğinden beri dünya küçüldü, ufacık kaldı,itibarı düştü insanın, insanlığın gözünde,yazık dünyaya...
bu monologu biraz açmalıyım, ama sonra..ya bu arada dans meselesi ne oldu, dans edin kendinize gelin..
dans ettim kayboldum, kendi kendime olan danslardan, uçarak, kollarım ve vücudum sonuna kadar açılmak istiyor, açılıp saçılmak istiyorum, yeşermek,filizlenmek istiyorum.başka neler istiyorum, jim morisson gibi ben de dünyayı istiyorum,bunu haykırmak istiyorum.
insan bütün dilleri öğrenebilir mi? insanın gözlem yeteneği herşeyi gözleyebileceği anlamına gelmiyor,bazı şeylerle hiç alakası olmayacağı anlamına geliyor. herşeyi göremez,herşeyi koklayamaz,herkese dokunamaz,ne bileyim işte bir insan herşeyi yapamaz, yapması da beklenmez zaten ondan. bu normal olan,yani şimdilerde anormal gibi gözüken durum.toplumsal etkileşim içerisindeki insanın zaman içerisinde başına gelen ve zamanla kendini tekrar tekrar ürettiği bir süreçler bütünü içerisinde sonsuzluğa akamazsınız. kontrol vardır, norm vardır, kültür vardır,kapanır da kapanır bu insan evladı için, sınırlarınız çizilir bir nevi, sınırlarınızı çizersiniz. peki ya sonra?
sonra farklı sesler duymaya tahammülsüzlük baş gösterir,oblomovlar gibi belki, yeni haber uğursuzluktur, biz halimizden memnunuz. tabi çok başka bir fark var bizim çevremizle oblomovkanın çevresi arasında. para yok orada,barış var,sıkıntı var,oblomovluk var. bizim neyimiz var peki? dünyalılığımız nedense göremediğimiz şeylerdendir mesela, peki yeryüzü dedikleri şey nedir,gaz ve toz bulutuymuş eskiden, öyle diyorlar, kabul etmiş durumda herkes, kimse şüphe etmiyor bundan,bilim öyle diyormuş..bilim aya çıkıp dünyayı görüntülediğinden beri dünya küçüldü, ufacık kaldı,itibarı düştü insanın, insanlığın gözünde,yazık dünyaya...
bu monologu biraz açmalıyım, ama sonra..ya bu arada dans meselesi ne oldu, dans edin kendinize gelin..
11 Şubat 2009 Çarşamba
bir diamonologos
-evet..
-bana ne olduğunu pek bilmiyorum
-geçen sefer düşüyordun.
-içim çekiliyor, gel-git gibi galiba..gelecek mi acaba?
-kim veya ne?
-sadece geyik yapmıştım, ooofff amma da abarttın bu meseleyi.
-ne bileyim işte, gitmek gelmek falan deyince ben de..
-ne düşündüysen düşündün, unut gitsin.
-peki ne oynuyoruz bugün?
-bugün diyalog, monolog ve bütün logos'ları biraz mercek altına alabiliriz mesela.
bunu bir oyuna çevirelim, aslına yani..
-saçmalıyorsun.
-saçmalıyorum.
-başka bir oyun olsun,şöyle daha farkettirmeyeninden,kaybolalım içinde.
-mümkün mü o?..
-noktalama işaretlerine dikkat et..
-bugün kontrol etme, normlar, roller üzerüne bir oyun oynayalım, oyunumuzun adı 'salak adam' olsun..
-nasıl oynayacaz onu?
-ne biliyim abi..yaparız bişeyler senin için.ama ikimiz oynayacaz.kabül mü..
-peki, rollerimiz ne olsun?
-kaç yaşındasın?
-28..
ve böyle garip konuşmalar duyuyorum, çıkamıyorum bazen aklımdam. biliyorum, iki kişi daha var içeride.ikisi de benim,öbürü de benim. üzgünüm. bay musil'e iyi geceler dilemek istemiştim zamanında. travma içerisinde geçer mi ömür? heyecan gitmişse ne kalmıştır geride kimbilir.akıl kalmıştır, logos kalmıştır, evrenin dolu tarafında. boş tarafı boştur, hiçtir, logosu aşar bu..suyumu içip boşluğa atıyorum kendimi,küçük bardağa sığabilecek miyim acaba? rüyalarıma havale ediyorum bu durumu. doluyorum,boşalıyorum,geliyorum, gidiyorum, unutuyorum,sex yapar gibi güzel değil mi..içerden sex, ruhun kendi kendine yaptığı bir şey işte..
-bana ne olduğunu pek bilmiyorum
-geçen sefer düşüyordun.
-içim çekiliyor, gel-git gibi galiba..gelecek mi acaba?
-kim veya ne?
-sadece geyik yapmıştım, ooofff amma da abarttın bu meseleyi.
-ne bileyim işte, gitmek gelmek falan deyince ben de..
-ne düşündüysen düşündün, unut gitsin.
-peki ne oynuyoruz bugün?
-bugün diyalog, monolog ve bütün logos'ları biraz mercek altına alabiliriz mesela.
bunu bir oyuna çevirelim, aslına yani..
-saçmalıyorsun.
-saçmalıyorum.
-başka bir oyun olsun,şöyle daha farkettirmeyeninden,kaybolalım içinde.
-mümkün mü o?..
-noktalama işaretlerine dikkat et..
-bugün kontrol etme, normlar, roller üzerüne bir oyun oynayalım, oyunumuzun adı 'salak adam' olsun..
-nasıl oynayacaz onu?
-ne biliyim abi..yaparız bişeyler senin için.ama ikimiz oynayacaz.kabül mü..
-peki, rollerimiz ne olsun?
-kaç yaşındasın?
-28..
ve böyle garip konuşmalar duyuyorum, çıkamıyorum bazen aklımdam. biliyorum, iki kişi daha var içeride.ikisi de benim,öbürü de benim. üzgünüm. bay musil'e iyi geceler dilemek istemiştim zamanında. travma içerisinde geçer mi ömür? heyecan gitmişse ne kalmıştır geride kimbilir.akıl kalmıştır, logos kalmıştır, evrenin dolu tarafında. boş tarafı boştur, hiçtir, logosu aşar bu..suyumu içip boşluğa atıyorum kendimi,küçük bardağa sığabilecek miyim acaba? rüyalarıma havale ediyorum bu durumu. doluyorum,boşalıyorum,geliyorum, gidiyorum, unutuyorum,sex yapar gibi güzel değil mi..içerden sex, ruhun kendi kendine yaptığı bir şey işte..
4 Şubat 2009 Çarşamba
13 Ocak 2009 Salı
aziz peder
size hiç çekinmeden şunu söyleyebilirim aziz peder, hayatın belli başlı kuralları var, ve bu kurallar ya tecrübeyle öğrenilmeli ya yaşlılardan dinlenmeli ya da kitaplardan okunmalı. bu yolların hiç birini bir diğerinden ayırmıyorum. misal olması için şöyle söyleyebilirim ben kendi hayatımda şunu tecrübe ettim eğer yaptığınız bir hatayı başka bir hatayla telafi etmek isterseniz elinizde iki hatadan fazlası olmaz. bunun da ötesinde bütün kurallar belirli bir düzene tabidirler. bu düzen akılcıdır (rasyonalist) ya da neden-sonuçcudur (determinist) diyemem. çünkü bunu bilmiyorum. fakat bildiğim odur ki çapsal büyüklüğünün olağanüstülüğünden dolayı hesaplanamayan ya da kavranamayan bir düzen mevcuttur. bunu iliklerime kadar hissediyorum ve bu his bana yaşamak arzusu veriyor. ve aziz peder sizin şu bütün iktidar aygıtlarınızın nihai sahiplenicisi tanrınız. onun hakkında da birkaç kelime söylemek isterim. tanrı beni bilir ve ben de onu bilirim. bütün o karmakarışık düzende iktidarla yakından uzaktan ilgisi ve alakası olmayan tek şey varsa o da tanrımızdır. bizim tanrımız aziz peder. sizin ve benim. o ilk neden ve son sonuçtur bu karmaşada. geriye kalan nedenler ve sonuçlar tamamen bizlere bırakılmıştır. yeri gelecek bunları akılla çözeceğiz ve yeri geldiğinde de -ki gelmiştir- aklı yenmiş yepyeni bir sezgiyle çözeceğiz. bizim onu bilişimiz ve onun da bizi bilişi işte böyle devasa bir sorumluluktur sevgili peder. eminim bütün bunları siz benden çok daha iyi biliyor ve kavrıyorsunuz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



