26 Nisan 2007 Perşembe

günün olayları

bugünün olayları gayet iştah açıydı
sabahın erken saatinde önce attila ilhan konuştu
roman üzerine uğur mumcuyla sohbet ettiler ben dinledim
bizim romanımızda bireysellik üzerine yazan her yazar sağcıdır dedi ilhan ve ekledi
buna adalet ağaoğlu da yusuf atılgan da dahildir
asıl romanın materyalist diyalektik toplumsal ilişkiler ağı barındırması gerektiğinden bahsetti
hayranlıkla dinledim
bu arada çok hıyarım lenin in materyalizm ve ampriokritisizm isimli eserini sesli kitap olarak yollarda dinliyorum
kitabı okuyan adam çok sıkılıyor sesi pek azap içinde
kitap neden bahsediyor henüz o konuda bile bir fikrim yok
fakat yine de çok esin verici
bunların yanısıra roma siyasal tarihi hakkında çarpıcı değerlendirmeler okuyorum bir yandan
karamazov kardeşlerde sayın zosima dede koktu
alyoşa şaşkın
ne kadar temiz niyetli olursa olsun o da bir karamazov neticede
bedri rahmi sanatla ilgili şık noktalara temas ediyor
ışık yıllardır üzerinde düşündüğüm bir şeydi.
ışık kalksa görüntü kalkar belki ama biçim kalkmaz dedi
iyi heykeltraş karanlıkta bile bir heykelin güzel olup olmadığını anlayabilir dedi
ışığın sözü biçime geçmiyor
montesque althusser ve hobbes un roma siyasi tarihi içerisinde politika bilimine dair değerlendirmelerini buluyorum
power tends to corrupt
absolut power curropts absolutely
diyor lord acton
şimdi bu noktada durup blog yöneticimize sesleniyorum
saygıdeğer yönetici
zaman zaman blogunuza buna benzer yazılar göndermek ve bu yazıları yazarken
"tüh bu da çok avam oldu acaba patron kızar mı" diye düşünmek istemiyorum
zira bizler isviçre alplerine bakarak derin düşüncelere dalaraktan bıyık burkan o büyük alman filozofu değiliz
hepimiz üç kağıtçı adamlarız
felfeseyle ve siyasetin tarihi sosyolojisi ve bilimiyle uğraşmamızın asıl sebebi de budur zaten
zira sizin bu "mutlak gücünüz" beni çekindiriyor
gerçi biliyorum bizim patron naif adamdır
solcu mudur bilmem ama solcu naifliği taşır benim gördüğüm kadarıyla
çok da tanımam kendisini ha
öyle eski dostum değil
ha elbet tarih naif olmayan solculara da tanıklık etmiştir
olsun orası uzun hikaye

dedikodu, insan, iletişim, kavram kargaşası, v.s.



insan birey olduğundan beri insana dair tüm uçuk fikirlerimiz bir kavram kargaşasının içerisinde ordan buraya burdan oraya savrulup durmakta. öncelikle, insan derken insan oğlundan mı kızından mı bahsediyor olduğumuz, bahsettiğimiz şeyin niteliğini değiştirecek önemde bir ayrım.. dedikodu meselesine gelince; bir kavramı bağlamından koparıp sonra da üzerine genellemeler ve güzellemeler yapmak bir-ey-in çokça başvurduğu bir iletiş(emeş)im hali.. dedikodunun anlamını kazanmasının ilk koşulu mahremin kişi üzerinden tanımlanmaya başlaması ve bir-ey-in bugün kullandığımız anlamını kazanması ile mümkün olur eğer bahsettiğimiz şey “başka”ları üzerine konuşmak ise. “öteki”ni kendi dolayımımızla anlayabilmek mübah bir yolsa eğer, kendimizi “başka”ları dolayımıyla anlamanın mübah olmaması için nasıl bir gerekçe olabilir ki? “kendi”mizi gerçekleştirmemizin-özellikle de kadınsak- önünde türlü engeller varsa “kendi”mize dair tüm anlatıları “başka” birileri üzerinden kurmak dışında pek bir seçeneğimiz yok gibi görünüyor. sanırım bu nokta tam da “dedikodu” ve “muhabbet”in ayrıldığı nokta. “muhabbet” etmek pek kadın işi değil gibi geldi bana nedense? aşkın benliklerin “iletişim”e geçme hali gibi, oysa gündelik içerisinde dönüp duran benlikler ise ancak dedikodu yapabilirler.. benim anladığım anlamıyla iletişim kollektif bir üretim hali içerisinde olmak, “bir-ey” ve “mahrem” ise bize bu anlamda pek katkı sağlayamayacak gibi, eğer amaç iletişmekse tabii.