02 Şubat 2009, Pazartesi
saat: 01:15
bunu yazmazsam içimi kemirip beni delirtecek galiba
bunu binlerce kişinin okuyacağı bir yerlerde yazabilmek isterdim
hatta milyonlarca
çünkü bu yanılsamaya binlerce kez ben de düştüm
ama tokat öyle hızlı suratıma çarptı ki
bu kez galiba ölene dek ayıldım
belki yirmi kişiydik odada
ve bir kadın hepimize tercüman oldu
sibel özbudun hoca
boğzaım düğüm düğüm oldu dedi
ne diyeceğimi bilemiyorum dedi
ben adamın tam da karşısında oturduğum için gözlerine bakıyordum o konuşurken
ellerinin titreyişini izliyordum
hafif beyazlarla kırçıllanmış siyah beyaz uçları sarkmayan tok ve titreyen bıyıklarına takılıveriyordu gözüm
ben bakırda çalıştım hocam, bugün oğlum da bakırda çalışıyor. bizim zamanımızda biz biraraya gelip öğlen içtiğimiz bir kap çorba için hakkımızı arayabilirdik, 3 saatten fazla çalışılmaz hocam bakırda, adamın bütün içini zehirler, bütün iç organları harab eder. biz çalışmamayı göze lırdık hocam ama ben bugün oğluma daha çok çalış oğlum, kimseye karışma oğlum diyorum. bir baba oğluna kıyabilir mi hocam, candır insanın çocuğu. biz nasıl böyle beş paralık olduk hocam. nasıl şerefimizi ekmeğimizi herşeyimizi satacak hale geldik hocam. 12 eylül zamanı osman ağamız vardı. maraşlıydı. bizim kahvenin sahibiydi. amma hani gerçek maraşlı böyle pala bıyıklı. bir gün kahveye bir yüzbaşı girdi. osman fırladı yerinden çıktı yüzbaşının karşısına bak efendi dedi burdakilerin hepsi benim oğullarımdır, birine bir şey olsa içim yanar, içim yandı mı ben de içimi yakanı yakarım, ondan sen iyi mi buraya hiç gelmemiş ol, bizi hiç görmemiş ol. yüzbaşı girdiği gibi çıktı kahveden hocam. osman ağa bize kol kanat gerdi de ben şimdi biricik oğluma kol kanat geremiyorum hocam. gündüzleri halk ekmekte sıra bekliyorum. bazen arbede çıkınca ufak torunumu yolluyordum önlere çocuktur aradan kaynayıverir diye, artık ona da gücüm yetmiyor, ben de dalıveriyorum önlere belki bu odadakilerden birilerinin ayağaına basıp, omzuna çarpıp öne atıyorum kendimi, bir ekmek alabilmek için hocam. nasıl böyle şerefsizleştik hep bunu soruyorum hocam, neden bir osman ağa olamadım ben onu soruyorum, biz de miydi kabahat acaba hocam?
o adam konuştukça o yaşlı o içi delik deşik adam konuştukça benim içim yırtıldı. kelimelerden, kavramlardan ve bütün bilimlerden tiksiniverdim. sibel hocanın güzel konuşması o güzel amcanın yaşadıklarını genelleyen mükemmel bir derlemeydi ama sibel hoca da bize bir çözüm sunmadı. hatta ben lafı evelemeden gevelemeden ne yapacağız hocam da dedim.
o zaman şunları anlattı bizim zamanımızda kolejli kızlar hafta içleri varoşlardaki evlerde kalırlardı haftasonunda evlerine gidip yıkanıp ertesi hafta tekrar dönerlerdi. kabahati hep bizde buluyorum işin doğrusu arkadaşlar. bizler çok monşerleşti hani şu moda tabiriyle(hafifçe gülümsüyor) o arada fikret hoca lafa giriyor bana dönüp şöyle diyor hani şu sokaktaki insanlar var ya onlara güvenmemiz gerek onların bir gecede ne yapacağı belli olmaz sonra tekrar sibel hoca lafa atılıp şöyle devam ediyor, bugün toplum patlamakta ama bu patlama içten içe bir patlama işte bu patlama ve tepki her şeye dönüşebilir yeri gelip milliyetçi akımların yönlendirmesine ya da dincilerin yönlendirmesine kanalize olabilir işte burada da bize çok büyük görev düşüyor ve biz de pek başarılı değiliz. fikret hoca tekrar lafa giriyor solun paradigmasını değiştirmesi gerek diyor. hem türkiyede hem dünyada solun bir paradigma değişimine gitmesi gerekiyor ve bunu yapması gereken de bu zemini kurması gereken de bizleriz diyor.
sibel hoca uzun uzun kapitalizmin nasıl bütün değerleri değersizleştirdiğinden ve ucuzlaştırdığından ve son kertede de nasıl anlamsızlaştırdığından bahsetti. yani aslında hani şu "geleneksel değerlerimizden nasıl da uzaklaştık yahu" klişelerini hangi bağlamda kurmamız gerektiğine dikkat çekti. chiapas hakkında yazdığı son yazıda bir nebze de olsa kötümserdi. onu soracaktım tam fakat sohbet sonlandı ben de yakında sorabilmek ümidiyle içime o soruyu atıp dışarı çıktım. küçük köhne bir lokantaya attım kendimi. sahibi diyarbakırlı buranın. içerdekilerin hepsi kürtçe konuşuyordu. kürtçe konuşmayanlar da doğulu bir şiveyle konuşuyordu. içeri girip haşlama ve pilav sipariş verdim. arkamda oturan 5-6 yaşındaki kız çocuğunun kürtçe konuşmasını dinleyip kelimelere anlamlar aradım. haşlamayla gelen acı soğanı yerken yan masadaki adam başıörtülü eşine buranın en çok da bu aci soganini seviyurum dedi. ben de acı soğanı seviyordum ama haşlamayı daha çok. sonra üstüne bir de sarma kadayıf yedim. çay yeni demlendiğinden uzun uzun çayın gelmesini bekledim. garson gelip kulağıma doğru fısıldar bir sesle abi çayi yeni koyduk çıkacak birazdan dedi. kafamı salladım beklerim sorun değil dedim. uzun uzun etrafımdaki insanları izledim. sonra arkamdaki o küçük kız cam su şişesini kırıverdi büyük bir patırtı koptu genç annesi garsona doğu şiyvesiyle kusura bakmayın nolur dedi garson da ne demek abla olur böyle şeyler canınız sağolsun dedi.
yavaş yavaş ayaklarımın üşümeye başladığını hissettim. çayı hızlıca içip muşambalarla kapatılmış demir kapıdan kendimi dışarı attım. ve kalabalığa karışıverdim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder