18 Kasım 2007 Pazar

insanlar yada ins'an

insanları izliyorum

hiç belli etmiyorlar
ama dikkatli bakan için işaretler çok
mutluluğu arıyorlar
evet belki farkında bile değiller
ama ümitle
inatla
arıyorlar

yeni bir arabada
yeni bir kadında veya erkekte
yeni bir evde
yeni bir kitapta
yeni bir şehirde
ülkede
işte
daha çok parada
heryerde

keyifle izliyorum onları
ukalaca izliyorum
bana başka şehirlere gitmeyi düşündüklerini söyleyenlere
kavafisi mırıldanıyorum içimden
dışımdaysa sadece bir gülümseme oluşuyor

sonra o zen sözü geliyor aklıma
kendini kesmeyen bir kılıç
ve kendini görmeyen bir göz gibi diyor

arıyorlar
benim ukalalığım neden peki
ben buldum mu
hayır ben bulmadım
arıyorum
bulmayı da umarak değil
bulamayacağımın garip iç ürperişiyle arıyorum
arayıştaki mutluluğa doğru birşeyler bu
ama benim ukalalığım;
aradığım yerden
bedenimin zihnimin ruhumun dışında bir yerde mutluluk aramıyorum

foucault diyordu dün
neden sanatı sanatçılara bıraktık
yaşamlarımızdan sanat eserleri yaratsak diye...

mutluluğu arıyorum
tıpkı sizler gibi bulamayacağım

uzun zamandan sonra

uzun zamandan sonra kendi bloguma bir ekleme yapayım diye uğraşırken
birden kendimi "nomadic"te buldum
yeni yazıyı görünce heyecanlandım
ılık birşeyleri hızlıca içercesine bir solukta okudum yazıyı
son satırlar ağırlaştı birden
hatıralarım canlandı
zira ben birkaç aydır "az" düşünerek yaşıyorum
edebiyat okuyamıyorum
ya da belki okumuyorum
her neyse yazıdan alıntı yaparak devam etmeliyim

"Ahmed arif demiş ki: "İnsan alkışa dayanıklı olmalıdır."
insanın eline güç verilirse nasıl bir canavara dönüşebileceğini gören ve bu durumun başıma gelmesinden hep korkan biri olarak tavır almak benim insan olarak en doğal hakkım olsa gerektir. bunun musil ya da ahmed arifle herhangi bir ilgisi yok..bunun benim hayatımla ilgisi var.hayatını ve onurunu savunmak bir insanın en değerli eylemidir.kafam karmakarışık..."

benim de kafam pek karmakarışık be patron
bu güç konusunu kendimi bildim bileli düşünüyorum
eminim sen de öyle
geçen gün şöyle bir not düşmüşüm foucault okumalarım sonrasında

"önemli olan ezilenlerin hakkını savunmak adına bir fikir dünyası kurmak değil

önemli olan bu hakları savunurken karşı olduğunuz gücün yerine nasıl bir güç koyacağınız

ve iktidarı nasıl bir düzlem üzerinden kuracağınız"

burada iktidardan kastım elbette bir iktidar odağı değil
yani o yüzden düzlem kelimesini kullandım

neyse kafam tekrar karışmaya başladı daha fazla saçmalamadan bitireyim
diyeceğim o ki insan var bir de insanlık
ben insandan mı yoksa insanlıktan mı yanayım bilemedim
ama bence bir insancı olmak var bir de insancıl
ben insancıl olmaktan yanayım onu biliyorum

15 Ağustos 2007 Çarşamba

evet bay musil...

diye başlayan bir yazı vardı robert musilin 'genç törless' romanının sonunda,monolog ama diyalog olan yazılardan..robert musil 'niteliksiz adam' ı anlatan adam,ullrich'in(türkçesi olric)...ne hikmettir bilmiyorum ama türkiyedeki nitelikli sayılan çevirmenler ve yayın evleri hala kitabın 2. kısmını çevirmediler,aradan 7 yıl geçmiş bulunuyor ilk basımın ardından..musili okumaktan mahrum bırakılmak kötü bişey.. ne anlatır peki musil.?müthiş bir öngörü ve içgörüye sahip yazarımız insanı anlar.başka birşey değildir olayı. Bellidir ,derdini anlatma kaygısı vardır,kaygısı boşa çıkmaz.neyse musil seni bir süreliğine bahsadilmeyen adam ilan edeyim.niteliksizliğine varılır mı burdan bilmiyorum. 'Mu'.
Ahmed arif demiş ki: "İnsan alkışa dayanıklı olmalıdır."
insanın eline güç verilirse nasıl bir canavara dönüşebileceğini gören ve bu durumun başıma gelmesinden hep korkan biri olarak tavır almak benim insan olarak en doğal hakkım olsa gerektir. bunun musil ya da ahmed arifle herhangi bir ilgisi yok..bunun benim hayatımla ilgisi var.hayatını ve onurunu savunmak bir insanın en değerli eylemidir.kafam karmakarışık...

-iyi geceler bay musil
-iyi geceler bay musil.

17 Temmuz 2007 Salı

son bakış " erdal eren "

Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler
Bir yaz güneşi gibi eritir bu terkedişler
Bir an duruşu gibi ömrün bitişi gibi
Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler.

Aman aman yandım amman
Acı yüzler kurşun gibi izler
Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda

utanç

utancım derin

bu ülkede yaşamak



17 yaşında çocukları asmayalım da besleyelim mi diyerek asacaksınız

sonra "paşa paşa" ressamlarınızı asmayıp besleyeceksiniz.

utancım derin

bu ülkede yaşamak

13 Temmuz 2007 Cuma

veda

hayat kısa,kuşlar uçuyor

evet hayat kısa gerçekten ve heyecanı bitmiş,angaryaya dönüşmüş "iş"lere değmiyor.tadım tuzum kalmadı:devam etmenin bir anlamı yok benim için.
hepiniz hoşçakalın...

11 Temmuz 2007 Çarşamba

bakmak derken...haşa ne haddime?

ÖNEMLİ NOT:ilk birkaç cümlenin ardından "ne diyor?" fikri kafanızda beliriyorsa devamından muafsınız.verebileceğim bir yanıt yoktur zaman kaybetmeyiniz.bu notu da yazdım ya: eee blogda dost var düşman var yabancı var yakın var...

acımasız insanlar mıydı gerçekten varolana varolan gibi davrananlar,romantik hülyalı "serüvenci"ler mi,fildişi kulelerden "insancıklarım" sevgisiyle aşağıları gözleyenler mi,dikiş tutturamamış, "-mış gibi" oyununu bozmakla bozmuş sapkın mutluluk kovalayıcılar mıydılar yoksa?itiraz görememek olmamalı ama görmek istememek makul bir suçlama olabilir..."ben"i her ameliyat masasına yatırmak da hastalıklı gibi.biliyorum nerede olduğumu ne yaşadığımı mahrem denilen şeylerimi...ölçüp biçeceksem ben yapmalıyım.tam da burada başlamıyor mu "biz"in,"onlar"ın başka başka olduğu?ona duyulan saygı,yada kabul,veya tahammül üzerinden gelişmiyor mu "ortak dil"?kurduğum makrokozmosun içinde insan kültürün,yapının parçası ama mikrokozmosumda insanı tanıyorum,tanımaya çalışıyorum onunla yeniden yeniden şekillenen birşey olmuyor mu bütünü algılamak?cümlenin başı sonu yok ama detay çizimi bulandırıyor.büyük bakarsam az renk görürüm ama hep bütün bakmak zorunda da değilim(bkz. bu yazı).kavgayı artık anlayamıyorum,kırılmayı,küslüğü...ayrıntılara boğuldukça isteksiz düşüyor insan.salt detayın özel keyfini özel zamanlara saklamak istiyorum ne de olsa hayat kısa,kuşlar uçuyor...
senin üzerine çöken anlam senin dışındaki şeylerle de ilgili olunca genişlemek zorunda o.kişisel olayın bütünden gelen bir yanı da var.üstelik herkesin birbirini uyarması lazım,kötü zamanlar bunlar yanılgıya düşmemek lazım.korumacılığın havası gıcık ama kimse kimseyi kulağından tutmuyor zaten,herkes ihtimaller sunuyor,yollar...
yalnızlığı zorlamamak lazım neysek oyuz.

10 Temmuz 2007 Salı

ahvallerimiz şeraitlerimiz "kim?lik"lerimiz-gelişme

insanların aptallaştırılma tarihinde aslında çook uzun süredir sıcaklığını koruyan ama günümüzde sadece İŞinin uzmanı entellektüel insanların ilgi alanına giren bişeymiş gibi gözüken ve hakkında konuşulan insanlara söz hakkı verilmeyen (kafalarının basmaması inancından dolayı,yine onlar adına düşünen İYİ insanlar vardır) bir diğer sorun "kim?lik" sorunu...
İnsanın toplumsal bir varlık olduğu,kültür yaratıcısı olduğu,bu yönüyle biricik olduğu inancıyla "kimlik"lerini bütünleyen işinin ehli eğitimli insanların en büyük yanılgısı insanları aydınlatacam derken mastürbasyondan öteye gitmeyen bir uğraşlar bütünü içine girip İÇERDEN fethetme yoluyla kendi biricik saadetlerinin kale duvarlarını örmeleridir.insanın kim?liğini toplumsallığı içinde,yaşayarak edindiği fikrini anlama yetisinden yoksun VE kelimelerle iletişimin en temel iletişim yolu olduğuna inanan bi yaklaşım içinde bulunan düşünüCÜler bir süre sonra kullanılan toplum,insan gibi CANlı kelimeleri sadece kelimeler(harflerin bütünü) olarak algılamaya başlarlar. bir şeye uzun uzun uzun bakarsanız bir süre sonra SADECE bakarsınız..bu mallaşma durumu güzel bişeydir. sadece baktığınız zaman bir maddenin bir hacim kapladığını ve kendi başına bişey olduğunu anlarsınız. bu kelimeler için geçerli bir durum değildir. kelimeleri kullanırken İLETİŞİM kavramını unutursanız haliniz harap demektir.çünkü kelimeler amaçlı şeylerdir,bişeyler anlatırlar,bunun için vardırlar.
dünya sisteminin insanların evlerinin içine bu kadar rahat girip çıkabilmesi,rüyalarını çalması,mahremiyetlerine tecavüz etme yolunda bu kadar ilerlemesi bişeyleri anlamaya çalışan( kendilerini dahil) insanları zor durumda bırakıyor elbet..hiç bir şeyin "kendine özgü"lüğü kalmamışsa nasıl ayırtedebilirsiniz ki kimin haklarını düşündüğünüzü,kime karşı olduğunuzu,nerde tuzağa düştüğünüzü...
bu durumda HER-KESin kendine biçtiği ROLLERi bi gözden geçirmesi gerekliliği oluşuyor.
asıl amaç dünya sisteminin işleyiş tarzını anlamak ve onun geçerliliğine son vermektir,bu temel fikri unutmak aptallıktan öte bir şeye çıkmaz.
anlama bir durumu temsil eder,geçerliliğe son verme bir eylemlilik hali gerektirir. tabiiki de bu iki halin birbirleriyle varolan,değişen, dönüşen, kısaca etkileşim halinde olan haller olduğunu atlıyor değilim. süreç hayattır..
Düşünmeyi kendilerine şiar edinmiş ve gözleri başka birşey görEmeyen düşünüCÜlerin
bu tür sorunları çözme yönündeki, sözde anlamayı kolaylaştıran (özde insanın kendiliğini göremeyen ya da anlamayan) çabaları boşunadır. kim?lik insanları kütle olarak ele almakla ve kelime yığınlarıyla bulanıklaştırılarak çözülecek bir sorun değildir.kim?lik yaşanılan hayatta bizim dünyayı algılayış tarzımızdır,bizim kim? olduğumuzdur,bunun birey olmakla ilgisi olmakla birlikte toplumsal hayatın niteliği ve kim?liğiyle de ilgisi çok özeldir
kim?lik atfedilen bişeydir,sizin kim? olduğunuz,ne işe yaradığınız soruları toplum içinde size verilen rollerle bütünleşen durumlardır.bu rollerden sıyrılma ve insanca yaşamLAR kurma yolunda daha çook ayakkabı eskiyecek galiba..devam edecek...saygılarımla.

YOK

biliyorum, başka birinin yanında uyuyorsun artık...
ama her üstün açıldığında içim ürperiyor hala...

25 Haziran 2007 Pazartesi

doğu > batı

biliyorum bu bloga kopyala yapıştır yapmayalım diye anlaştık
fakat okuduklarımı okuduğum yazarların kendi kelimeleriyle paylaşmak
ve sizlerin de o derin hazzı almasını istiyorum
o sebepten okuduğum kitaptan bu bölümü alıntılayacağım buraya
sevgiler

her durumda yakından bakışla doğayı veren Çin ve Japon resimleriyle kıyaslanabilecek bir şey Batı'da yok. çiçek açmış bir erik ağacı , kırk santimlik bir bambu sapı yapraklarıyla , çalılar arasında en fazla bir kol mesafede görülen saka kuşları ve baştankaralar , her çeşit çiçek ve yaprak , kuşlar , balıklar ve küçük memeliler. her küçük hayat kendi evreninin merkezi olarak verilmiştir. bu evren ve içindekilerin , onun için yaratıldığı çizgi olarak her bir insan emperyalizmine karşı kendi özel ve bireysel bağımsızlık bildirgesini ilan eder. her biri kozmik oyunun idare için sadece insani kurallar koymak gibi tuhaf iddialarımızla alay eder , her biri sessizce ilahi ibareyi tekrarlar : BEN BENİM.

aldous huxley - algı kapıları sf 120
imge kitabevi 2.baskı

20 Haziran 2007 Çarşamba

yolculuk

dünyanın bu uçsuz bucaksız varoluşu beni korkutmuyor reftar

isminin anlamını biliyor musun reftar
dün de söyledim ya
ben insanları ikiye ayırıyorum
anlama ve düzene inanlar
ve bu ikisine de inanmayanlar
tanrıya inanan bir tutunamayan figürü komiğime gidiyor reftar
ya da tanrıya inanmayan bir filozof
neden komiğime gittiklerini açıklamayacağım sana
eminim sen beni anlıyorsun
anlamı ve düzeni
dahası anlamsızlığı ve düzensizliği seven ve benimseyen insanları bir arada düşünmek
yani bu iki devasa topluluğun bütün insanlığı oluşturduğunu bilmek
birinden birinde yer alarak diğer yarının da farkında olmak ve böylece bütünlüğe göz kırpmak

siz gerçeği nasıl tanımlıyorsunuz
bütün mesele bu
kendinize göre mi tanımlıyorsunuz
yoksa dışarıda kaskatı çelik bir gerçeklik olduğu fikrine mi yakınsınız

ya da şöyle sorayım size
bir fotograf karesi çekeceğiz
koskoca bir ovayı yüksek bir yerden hakim bir açıyla alacağız kareye
uzaktaki köyde hafifçe çatısı görünen evin içinde döşekte oturan adammısınız
yoksa en önde gülümseyen gerisinde koca bir ova olan adam mısınız
yoksa bu iki fotografı çekmenin hayaliyle yanıp tutuşan bir adam mısınız

sen bunlardan hangisine yakınsın reftar
ismine mi yakınsın
cismine mi yakınsın reftar

sana şu kadarını söyleyeyim reftar
yeterince uzun bir çubuk dünyayı kaldırıyorsa
yeterince uzak bir uzaklıktaki duruş bakış algılayış da dünyayı yeniden baştan yaratabilir

bizim bütün sorunumuz bu uzaklık reftar
bütün sorunumuz bu
iyiliğe kötülüğe güzele çirkine bütün bu düşkün tavrımız çok yakına gelip bakmağa çalışmamızın yarattığı körlükten oluyor

teleskopla yıldızlara bakmak yerine
dibimizdeki çiçeğe bakıyoruz
mikroskopla yaprakları incelemek yerine
yıldızları sıkıştırmak için gayretliyiz lam lamel arasına

yol uzun reftar
çık yola
adınla yüzleş
bizler anlama ve düzene inanan insanlarız
tanrı yabancımız değil

3 Haziran 2007 Pazar

Şimdi Benim Zamanım

Herşeyin bir zamanı var mıdır?
Varsa hangi zamandır o zaman?
Bizim belirlediğimiz bir sayaç mıdır bu, yoksa başkalarının mı?
Başkaları kimdir?
Ne kadar da ensemizdedirler.. "Onları" en fazla uzaklaştırdığım zamanlardan birindeyim şu an; şimdi benim zamanım! Benim zamanlarımdır yazmaktan keyif aldığım zamanlar..Uzundur yazmayışım bundan; zamanımı aldılar! Burada olan herkes o çarkı iyi bilir.. Her daim başımın belada olduğu bu çark, bu aralar fena canımı sıktı, zamanımı çaldı..Bu bir şikayet..Gereken yapılsın!
Ayrıca güç birşey şunun içinde varolup, içinde varolmama savaşı vermek. Böyle bir denge-dengesizlik hali. Ve bu halden gayet memnun ben, şu çarkın oramı buramı rahatsız etmesi dileklerimle ve cümleten..







23 Mayıs 2007 Çarşamba

darbe ve kadın bedeni

erdal eren ve ayrık kümenin muhtıra niteliğindeki yazıları pek işe yaramamış görünüyor, zaten baskıcı ve zorlayıcı girişimlerden bir özgürlük yolu çıkması da pek mümkün değil gibi.. ama benim bu yazıyı yazmaya başlama nedenim bu değil. son dönemlerde ülke(leri)nin gündemine oturmuş olan darbe tartışmaları blogumuzda da yankısını buldu. herkes durduğu yerden kendisini, bu kendini "öteki"ne kapatmış yek/pare söylemin nasıl da dışta bıraktığını ya da topyekün bir kitleyi nasıl mahkum ettiğini anlatmaya çalıştı ve bence oldukça da güzel anlattı. ben ise daha çok darbecilerin ve darbe yanlısı "mil(l)i-tan burjuvazi"mizin laiklikle ilgili kaygılarını hangi zeminde kurduklarına değinmek istiyorum. galiba sadede gelmek gerekir.. tüm bu cumhuriyet değerleri ve ülke toprağı ve türklük konularının gelip düğümlendiği yer başörtüsü meselesi olunca darbe ile kadın bedeni mevzuları birbirine bağlanmaya başlıyor. ayrıca cumhuriyet "gösteri"lerinde kadınların "gösterir" durumunu da göz önüne almak lazım geliyor.

"cumhuriyetimiz" kurulduğu zamanlardan itibaren kadın bedeni üzerine inşa edilmiş gibidir. zira osmanlıdan en büyük kopuş kıyafet devrimiyle gerçekleştirilmiş ve lafı edilmeyen en büyük kavgalar bu zeminde kopmuştur. kadınlara seçme seçilme hakkı "verilmesi" meselesi de batıdan üstünlüğümüzü vurgulamakta sıkça kullandığımız bir metafora dönüşmüştür tabii osmanlı feministlerinin adları tarihin kayıtlarından silerek. modern türkiyenin yeni imajı adeta tayyörlü kadınlar olmuş ve diğer yandan da kadınlar bu kıyafetlerle "aseksüel"liğe sabitlenerek cinsellikleri kontrol altına alınmıştır (ee bu da tarihin sürekliliği; modern geleneksel türklük). bugün ise cumhuriyet "gösteri"lerinde karşımıza çıkan kadın militanlar dekolte kıyafetleri ile yeni birşey "gösterir" gibidirler. ve böylece başörtülü olmanın karşısında konumlanmaktadırlar.

kısacası çözülmüş olmaktan ziyade üzerine cumhuriyet inşa edilmiş bir çatışkıdır başörtüsü meselesi ve dolayısıyla "çankaya köşküne başörtülü bir kadın çıkarmak cumhuriyet değerlerini derinden sarsacaktır". yani bu tartışmalarda başörtülü kadınların deneyimleri ve talepleri ve gerçekte ne yaşadıkları üzerine basılıp geçilen bir meseledir. görmemiz gereken şu ki, kadın bedeni ve hak ve özgürlükleri üzerinden yürütülerek can hıraş bir şekilde sahip çıkılan cumhuriyet değerleri milli-tan burjuvazinin ayrıcalıklarını kaptırmama çabasıdır ve tanımlanan türklük "gösteri"lere gidenler dışında kimseyi kapsamamaktadır, kaldı ki bu ülkede kimse mutlu değildir.
darbe çağrıları kadın bedeni üzerinden yapılmaktadır "ana"vatanımızı kimseye siktirmemek uğruna...

19 Mayıs 2007 Cumartesi

zihin


kişi zihnine ulaşabilmek için beynini devreden çıkarmak zorundadır
zira beyin devreden çıkarsa onun algılarımıza yüklediği tüm değer ve yargılardan kurtuluruz
işte bu özgürlüktür
bu saf algıdır
evrenin uçsuz bucaksız tarlasında sallanan başakları izleriz böylece
sapsarı her yer

18 Mayıs 2007 Cuma

ben kimim

durup dururken soruyorum bu soruyu
mesela güzel bir kızın güzel gülümsemesini izlerken aniden kafama çakılmış bu soruyla karşılaşıyorum
hafifçe titriyor içimde bir yerler
ben kimim diye sorduğumda yanıta dair kovaladığım bir telaş buluyorum içimde
bu telaş eni boyu 3 santimlik bir kurtçuk değil
ya da kağıttan bir gemi değil gölün üzerine heyecanla bıraktığım
ilk insanları düşünüyorum itinayla
antropolojinin anlattığı o düşle gerçek karışık ilk dünyalıları
sanki aralarındaymışım gibi düşüm kabarıyor
neyi aradılar neyi buldular ne kadar mutluydular
dahası neyi anladılar
hayata nasıl bir kıymet ve anlam biçtiler
ben kimim
o insanlardan kaç arpa boyu ötede yada berideyim
ya da yanlarında dikiliyor muyum
novalis i seviyorum
içime dokunuyor
tıpkı farid farjad ın kemanı gibi
çok romantik
fakat diyorum insanlık tarihi o kadar romantik değil ne yazık ki
bizler
ben kimim sorusunun yanıtında asırlardan bu yana bu gezegende kan döken bizler
kötü müyüz doğuştan
birbirimizn kurdu muyuz
ya da günahkar mıyız doğuştan
yoksa bomboş zihinlerle dünyaya saçılmış emaye tencereler miyiz
peki bizler hepsi hepsi
içi iyilik güzellik kardeşlik ve barış dolu en gelişmiş hayvanlar olabilir miyiz
hepsi seçenek
ben iyiliğimize inanmak istiyorum
von krieg zum krieg posterini gören biri olarak
hala buna inanmak istiyorum
işte tam da bu yüzden romantizmi seviyorum belki
tam da bu yüzden devrimcileri hep daha çok seviyorum
hep hayalcilerin tarafında buluyorum hayatta kendimi
dünyanın birgün güzel bir yer olacağını düşleyip
imagine dinliyorum
milata yakın kitapları seviyorum
çiçero olsun lao tsu olsun narayana olsun
doğuluları seviyorum
ukalayım ama ukalalığı hiç sevmiyorum
bilgeliğin sessizliğini seviyorum
ben kimim sormaya devam ediyorum
bir farsi olarak bu toprakları çok seviyorum
hepsi geçecek diyorum
hepsi geçecek
bulacağım kim olduğumu

Güncel

Gecenin ikisiydi. Çalışmaktan yorulmuştum.Tek istediğim şey bi bardak çaydı. Bunun için mutfağa gittim ve televizyonu açtım. Gecenin o saatinde "son dakika" çerçevesinin içinde birşeyler yazıyordu. Yazılanları canlı yayındaki spikerden daha hızlı okudum. "Ne mutlu Türküm diyene" anlayışını kabul etmeyen herkes düşmanımızdır diye bitiyordu yazılar. Ben hayatımda bir defa olsun mutlu olarak "ne mutlu türküm diyene" dememiştim. Şimdi birileri televizyondan benim düşmanları olduğumu söylüyordu. Bunun etnisiteyle ilgili olmadığını da belirteyim, Türk olmamaktan çok, mutlu olmadığımdan söyleyememiştim bunu. Yalnız hissettiğim "kendi ülkem"de en yalnız olduğum anlardan biriydi. Kimi uyandırmalıydım o saatte, kime sormalıydım o anda.? Bu ülkede doğduğumu ama bu ülkede yaşayamayacağımı bütün televizyon kanalları bas bas suratıma bağırıyordu işte. Taşak geçtiklerini tüm kanallardan canlı olarak iletiyorlardı. Silahımız var bizim, tankımız var, bu taşak böyle taşak, işine geliyorsa diyorlardı. Kurbanına tecavüz ederken "seviş benle" diyen tecavüzcü gibi, silah zoruyla yönetirken de "seçim yapın" diyorlardı utanmadan. Peki dedim içimden. Madem taşaklarınız o kadar okkalı, sonuna kadar gösterin o zaman. Aklım erdiğinden beri, bana "verdikleri" seçme hakkını kullanmamıştım utancımdan. Ama ar duygumu bi tarafa bırakıp kullancağım artık, onları ne delirtir çok iyi biliyorum çünkü.

Bir zamanlar önümüzde duran, ya da bizim arkasında durmaya çalıştığımız, ancak şu aralar hiç bi tarafında duramayacağım, sakallı, güzel bir yazar abimiz vardı; onun, zamanında böyle bi durumda yazdıklarına bi göndermeyle bitirmek istiyorum: "Şüphesiz fikren değil ancak bu süreç ortadan kalkana dek siyaseten AKP'liyim. Dosta düşmana duyurulur."

duyu(yo)ru(m)!


blogumuz 11.04.07 tarihinde kurulmuştur ve bu kuruluşun üzerinden yaklaşık 38 gün geçmiştir.bu süreç içinde birkaç kişiden ibaret olan değerli yazarlarımız yazılarını ve fikirlerini sunmuşlar ve bu olayı ciddiye almışlardır. bu umutlu gelişmeden sonra bir de alakasız yazarlarımıza bakalım. blogda yazılacak yazının niteliği konusunda herhangi bir kriter belirtilmemesine rağmen(sadece copy-paste yasak) yukarıda bahsettiğim 3-4 kişinin dışındakilerin
ilgisi çekilememiştir. burada birşeyi netleştirmek lazım,bu blog kurulurken sırf bizim de bi blogumuz olsun işimize bakalım diye kurulmamıştır. burası gün geçtikçe artık esamesi okunmayan düşünce paylaşımı ve yaratımı için teknolojinin bize sunduğu alanların sedece birini kullanma kaygısı gütmektedir.
Türkiyenin gençlerinin neredeyse artık yerlerde sürünen kaygısızlıkları, ukalalık halleri, paranın dışına taşmayan fikir derinlikleri açıkçası kaygı vericidir. bu blogun gençleri kurtarmak gibi idealleri yoktur. blogun derdi kendi hayatlarımızla ve internet erişimi olan arkadaşlarla bir paylaşımın içine girmektir.
insanlarımızın işleri o kadar başlarından aşkın ki kimsenin birşeyleri aşmak ve açmak gibi bir niyeti yok. bloga davet edilen yazarların çoğunun(yazı yazmaya üşenenlerin demek lazım,çekinme vs değil..) davet edilmesi zorla olmamıştır.eğer bir insan kendisine yöneltilen herhangi bir öneriye evet cevabı vermişse ve önerinin içeriğini kendisinin dolduracağını farketmişse(galiba sorun burda) elinden geldiğince emek sarfetmesi gerektir. tabi 'hayır' cevabı da anlaşılır ve gayet normal bi cevaptır,eğer insanlarımız bir öneriye sırf karşıdaki kırılmasın vs.. diye "hayır" diyemiyorsa bu kişisel bir sorundur... samimiyet düzeylerimiz, internet ortamında bile fikirlerimizi birbirimize açacak kadar gelişmemişse çok katı bir tutum gibi görülebilir ama ilişkilerimizin düzeylerini gözden geçirmemiz gereklidir.
not:
Bu yazı sadece BLOGUMUZUN geldiği noktayı değerlendirme amaçlıdır, ayrık_küme arkadaşıma duyarlı davrandığı için çok çok teşekkür ediyorum. tabi güzel bi ironi ayrık_küme olup paylaşıma açılmak, takdire şayan..saygılarımla.

dağılalım mı birbirimize dokunalım mı?

blog kurulduğundan beri hiç sesi çıkmayan arkadaşlarımız var.önce yazmaktan çekiniyor insanlar diye yorumladım ve kendimce yorum yaparak da olsa iletişim başlar umuduyla tahrik edici şeyler de yazdım.yine çıt yok."patron" insanları zorla dahil etmediyse bir terslik var bu işte.kimseye zorla birşey yazdırmak niyetinde de değilim.ama şu an blogu açmak dahi istemiyorum ve yazma iştahımı yitirmek üzereyim.bilginize...

16 Mayıs 2007 Çarşamba

15 mayıs vicdani retçiler günüydü

reddettikleri kurumca yargılanan,hapse atılan,tekrar yargılanan ve tekrar hapse atılan, kötü muamele ve işkenceye maruz kalan,serbest kaldıklarında ise herhangi bir yurttaşın sahip olduğu hiçbir sosyal haktan yararlanamayan,çalışmasına dahi engel olunan "vatan evlatları"nın yüzkaraları.suçları;silah taşımayı ve kullanmayı reddetmek,hiçbir üniformayı kendi vücutlarına yakıştıramamak,emir-komuta ataerkilliğinin değil dünyanın,barışın ve kardeşliğin parçası,eşcinsel olmak,asker değil olmak istediği kişi olmak istemek,şiddet sarmalına bulaşmaya razı olamamak,"vatan borcu"nu cephe gerisinde,sosyal-sivil görevler üstlenerek ödemeye hazır olmak...çeşitli biçimleri olsa da ortak paydaları resmi olarak kabul edilen erkek tanımına uymamak.yitirilemeyen insanlık böyle bela getirsin,biz de utanmadan sıkılmadan insan hakları,hukuk,siyaset konuşalım...

15 mayısta doğanlar için isim önerileri
kız:ne olursa...
erkek:cengaver
not:nacar(!) askeri maarif takviminden alınmıştır...

eylem ne, gösterici kim?


bu geç kalmış bir yazıdır, baştan söylemeliyim.şu muhtıranın tozu dumanı içinde ertelenmiş bir yazıdır.günlerdir yurdun dört bir yanında cumhuriyete sahip çıkma kalabalıklarını izliyoruz medyada.üstelik bu "toplaşma"lara eylem deniliyor,o da yetmiyor birileri-taraftarları da karşıtları da-ısrarla bu kalabalıkların "solcu"luğundan dem vuruyor.kişisel belleğimden hareketle söylüyorum, birçok eyleme katıldım ama hiç bir eylemde "devlet imkanları"nın seferber edildiğini görmedim.çünkü eylem-eyleme hali- doğası gereği muhaliftir ve muhalifseniz ortalıkta bir darbe heyulası dolaşırken paşalara göz kırpmayı ahlakınız kaldırmaz.öte yandan bu kalabalıklar sanıyor ki laikliği korumak adına sokaktalar.hani bizlere devlet tarafından ezberletilen "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" ilkesini ki;kaderin cilvesine bu ya yine devlet tarafından Diyanet İşlerinin varlığıyla delinen bir ilkedir.olmayan birşeyi savunmak(ah evet tam kemalistlere göre). sanıyor ki dedim.yanlış anlamayın kitlelerin bilincine güvenmek benim politik duruşumum olmazsa olmazıdır.lakin kitleyle kütle arasında da fark vardır.elinde bayrak yüzünde boyalarla "maç"tan çıkmış gibi bir görüntü."atatürkçülük moda"sının dışavurumu.kızmayın moda dediğime bu gençliğe dünyanın bir şov arenası olduğunu da, karşıtlarına da insan değil kul olduğumuzu laikliğin teminatı ordunuzun kenan paşası ve yarattığı kurumlar öğretmedi mi netekim?bu kalabalığa eylemci sıfatını yakıştırmak tam da bu nedenlerle imkansızdır.solculuk meselesine gelince..tarihin hiçbir döneminde ve dünyanın hiçbir yerinde tuzukuru, apolitik ortasınıf hümanizminin adı solculuk olmamıştır, "sosyal-demokrat" terimi de alman devrimcilerin kendileri için kullandığı isimdir ve bugün cuntacı-rejim bekçilerinin üzerinde iğreti durduğu açıktır.
başka bir manzara...1 mayıs istanbul haberleri.bütün haberlerde eylemcilerden "gösterici" olarak bahsediliyor.gösteri kavramının asıl anlamı doğrudan tercümeyle çıkmaz."ispat etme,tanıtlama,teşhir" gibi çağrışımlarla asıl yerine oturur.ancak bizdeki kullanılışı alttan alta şov çağrışımını yapar.yani gösterici de amaçsız,düzen bozan, heyecanlı ve başıbozuk bir nihilist yada terörist olabilir ancak.ve bu sıfatlar bütünü katledilen insanlarını anmak uğruna gözaltına alınan,coplanan,denizin ortasında bırakılan,kıyıya ulaşmasına izin verilmemiş vapurlarda dahi pankartlarını açıp şarkılarını,marşlarını söyleyen eyleyen kitlelere değil, başı ortası sonu belli toplantılarda biraraya gelen kütlelere yakışır.onlardır ki beşerileşme adına hiç de zor olmayan birşey olan kağıtüzerinde bir demokrasiyi bile zerre kadar sindirememiştir.politikleşememiş bunu yapamamasına karşın politik hasımları sandıklarının örgütlülüğü karşısında hemen apolet parlatmaya başlamış bu kütlelerin "ilerici"liği ise hepimize-başörtüsü değil-üniforma giydirmeye hevesli bir otoriter ilericiliktir ve denilebilir ki insanlık adına şeriatçılardan daha gericidirler.bütün bu ikinci "ordu-millet elele" kampanyasının gerçekleştirdiği toplantılar da medyamızda kullanılan anlamda gösteri kelimesine denk düşer, eylem değil.unutmadan eylemlerin bir de kendiliğindenliği vardır ki bir örneği ankara 1 mayısında darbeci-faşist perinçek zevatını alana almayan çeşitli gruplardan muhaliflerin inisiyatifiyle gerçekleşmiştir;"cumhuriyeti kollayan"ların slogan atmaktan çok koro halinde "bişeyler" söylüyormuş edalarında esamasi yoktur.

dışarda kalanların,dışarda kalmakta direnenlerin,insan olmaya çabalayanların yarattığı değer ve kavramlar,bir bekçi köpeğinin ruhuna sahip olanların elinde kirlenir...
çekin elinizi...

7 Mayıs 2007 Pazartesi

persona/maske/kimlik

Persona, kelime anlamı olarak tiyatro oyuncularının taktıkları maskedir. Toplumun yada önem verilen kişinin onayını sağlamak için bireyin dış dünyaya karşı taktığı maske daha doğrusu takındığı kimliktir.
Bireyin kendi içinde yarattığı ikilemler bir şekilde ‘Gerçek nedir, kişi ne zaman gerçeği söylemeli ve takınmalıdır’ sorusuna verilebilecek net bir cevap olamamasından doğar. Doğruluk,iyilik,güzellik... kişi için değişken kavramlardır ve içinde bu kavramlara yüklediği anlamlar farklılık gösterir.
Kişi, fiziksel duruşuyla yada tepkileriyle kimliğinin nasıl oluştuğu konusunda bir fikir vermez bize. Sadece gösterilen kimliğin nasıl kabul edilmiş olduğunu ve bu kimliğin kimlik sahibi üzerinde oluşturduklarına tanık oluruz. Ve kişinin geçmişine tanık olamayışımız , onun rahatlıkla maskeler ardına gizlenmesine olanak sağlar. Ama, tabii ki bu tek sebep değildir. Yada takındığımız maskeli kimlikleri yutturabildiğimiz tek insan topluluğu geçmişimizi ve düşüncelerimizi bilmeyenler değildir. Rahatlıkla, biraz da akıl yardımıyla insan istediği anda,mekanda birine karşı maskesini sunabilir. Aslında asıl soru nerede yada nasıl veya kime karşı personaların takınıldığı değil, bunun neden yapıldığı...
Toplumsal-kişisel baskı ve işleyiş kadın ve erkeğe farklı türlü maske taktırır. Toplum, bireyi tanımlanmış ve somutlaştırılmış olmaya itmekte çaba sarfeder ve kişi maskesini bu tanımlanmış doğru(!)lara göre seçer. Toplumumun kadın için oluşturduğu tanımlanmış genel doğru(!) çocuk doğurup beslemek, erkeklerini rahatlatmak ve sırtlarını sıvazlamak, gelişmekizin tektipleşmektir. Erkek içinse erkekliğini ispatlamış, aile reisi sıfatını kolaylıkla sürdürebilmek için yeterli maddiyata ulaşmış, soyadını böylelikle nesilden nesile gururla aktarabilen kimse(?) olabilmektir.
Takınılan maskeler bazen bu toplumsal kaygılardandır veya kişisel tatmine ulaşma hırsından... Ama yüzyıllardır bu anlamda pekte birşey değişmemiştir, personalar/maskeler yerli yerinde durmuştur. Zira, kim aksini yada tamamen arınmış ve maskesiz olduğunu iddia edebilir ki?

2 Mayıs 2007 Çarşamba

Liquid Tension Experiment


Dream Theater davulcusu Mike Portnoy’un girişimleri sonucu kurulan deneysel müzik yapan grup. Portnoy King Crimson bascısı Tony Levin, Jordan Rudess ve John Petrucci’den oluşan bir kadro oluşturur. Enstrümanlarına aşırı hakim ve müzik konusunda engin bilgiye sahip bu dörtlü stüdyoya girer ve çalışmaya başlar. Şarkılarının tümü enstrümantal olup çoğu stüdyo çalışmaları sırasındaki doğaçlamalardan oluşmuştur. 1998 yılında Liquid Tension Experiment isimli ilk albümünü çıkarır. Genel olarak porgressif müzik sevenlerin ilgisini çeken albüm, müziksel açıdan herkesin takdirini kazanmıştır. Ardından kendi grup çalışmalarına ağırlık veren elemanlar yaklaşık bir yıl sonra tekrar bir araya gelir ve Liquid Tension Experiment 2’yi kaydedeler. Bu albümde ilk albüm gibi başarılı olur ve tarzının önemli albümleri arasında yerini alır. Grup şu anda askıya alınmış olup henüz yeni bir albüm belirtesi bulunmamaktadır. Grubun ilk albümünü dinlemek isteyenler aşağıdaki linkten indirip dinleyebilirler.


Kadro

John Petrucci : Gitar
Tony Levin : Bass Gitar
Jordan Rudess : Klavye
Mike Portnoy : Davul

http://rapidshare.com/files/26451932/LTEpart1.zip

http://rapidshare.com/files/27663885/LTEpart2.zip.html

1 Mayıs 2007 Salı

1 MAYIS 1 MAYIS


bir-ey-sel çelişkilerimizin çoktandır unutturduğu bir çelişkiyi hatırlatmak istedim sadece... kendimize ne zamandır "emek"çi, çelişkilerimize de "emek-sermaye" çelişkisi demiyoruz ne de olsa. bir anlamı da var mı bilmiyorum, dünyayı değiştirmek ve hakimiyetimiz altına alacağımız aletler yapmak neden gereklidir, ayrıca bunu yaparken "verdiğimiz" emek niye "değer"lidir? sormak istedim anlamak istedim. ama bir mayısla alakası da yok çok fazla artık galiba. bugün herkes sokaklarda olacak (en azından böyle romantize etmek istiyorum) tüm yer-sizler ve yurt-suzlar, dışardakiler, içeri girmek istemeyenler, emekçiler, emek vermemeye direnenler, beden satanlar, orospular, ibneler, geyler, lezbiyenler, kadınlar, anarşistler, sosyalistler, herkes ve hiçkimseler... bugün 1 MAYIS bugün toplumsal muhalefet zamanı, bireysel çelişkiler günü değil...

27 Nisan 2007 Cuma

Zuxxi

Internetin henüz yağmalanmaya başlamadığı zamanlarda Türkiyenin belki de son kurtarılmış neslinin yeni icada kazandırdıgı ender örneklerden biri. 2 senelik kısa ömrü içerisinde birçok okuyucusunun açılış sayfası olmuş, internet başında sabahladığımız zamanlarda içeriğiyle mest etmiş ancak birgun ekranda "Askere gitme!" yazılı olarak buldugumuz bu linkte su anda arsiv görüntülenebilmekte. Tıklayıp kalan kırıntılarla eglenmenizi dilerim.

26 Nisan 2007 Perşembe

günün olayları

bugünün olayları gayet iştah açıydı
sabahın erken saatinde önce attila ilhan konuştu
roman üzerine uğur mumcuyla sohbet ettiler ben dinledim
bizim romanımızda bireysellik üzerine yazan her yazar sağcıdır dedi ilhan ve ekledi
buna adalet ağaoğlu da yusuf atılgan da dahildir
asıl romanın materyalist diyalektik toplumsal ilişkiler ağı barındırması gerektiğinden bahsetti
hayranlıkla dinledim
bu arada çok hıyarım lenin in materyalizm ve ampriokritisizm isimli eserini sesli kitap olarak yollarda dinliyorum
kitabı okuyan adam çok sıkılıyor sesi pek azap içinde
kitap neden bahsediyor henüz o konuda bile bir fikrim yok
fakat yine de çok esin verici
bunların yanısıra roma siyasal tarihi hakkında çarpıcı değerlendirmeler okuyorum bir yandan
karamazov kardeşlerde sayın zosima dede koktu
alyoşa şaşkın
ne kadar temiz niyetli olursa olsun o da bir karamazov neticede
bedri rahmi sanatla ilgili şık noktalara temas ediyor
ışık yıllardır üzerinde düşündüğüm bir şeydi.
ışık kalksa görüntü kalkar belki ama biçim kalkmaz dedi
iyi heykeltraş karanlıkta bile bir heykelin güzel olup olmadığını anlayabilir dedi
ışığın sözü biçime geçmiyor
montesque althusser ve hobbes un roma siyasi tarihi içerisinde politika bilimine dair değerlendirmelerini buluyorum
power tends to corrupt
absolut power curropts absolutely
diyor lord acton
şimdi bu noktada durup blog yöneticimize sesleniyorum
saygıdeğer yönetici
zaman zaman blogunuza buna benzer yazılar göndermek ve bu yazıları yazarken
"tüh bu da çok avam oldu acaba patron kızar mı" diye düşünmek istemiyorum
zira bizler isviçre alplerine bakarak derin düşüncelere dalaraktan bıyık burkan o büyük alman filozofu değiliz
hepimiz üç kağıtçı adamlarız
felfeseyle ve siyasetin tarihi sosyolojisi ve bilimiyle uğraşmamızın asıl sebebi de budur zaten
zira sizin bu "mutlak gücünüz" beni çekindiriyor
gerçi biliyorum bizim patron naif adamdır
solcu mudur bilmem ama solcu naifliği taşır benim gördüğüm kadarıyla
çok da tanımam kendisini ha
öyle eski dostum değil
ha elbet tarih naif olmayan solculara da tanıklık etmiştir
olsun orası uzun hikaye

dedikodu, insan, iletişim, kavram kargaşası, v.s.



insan birey olduğundan beri insana dair tüm uçuk fikirlerimiz bir kavram kargaşasının içerisinde ordan buraya burdan oraya savrulup durmakta. öncelikle, insan derken insan oğlundan mı kızından mı bahsediyor olduğumuz, bahsettiğimiz şeyin niteliğini değiştirecek önemde bir ayrım.. dedikodu meselesine gelince; bir kavramı bağlamından koparıp sonra da üzerine genellemeler ve güzellemeler yapmak bir-ey-in çokça başvurduğu bir iletiş(emeş)im hali.. dedikodunun anlamını kazanmasının ilk koşulu mahremin kişi üzerinden tanımlanmaya başlaması ve bir-ey-in bugün kullandığımız anlamını kazanması ile mümkün olur eğer bahsettiğimiz şey “başka”ları üzerine konuşmak ise. “öteki”ni kendi dolayımımızla anlayabilmek mübah bir yolsa eğer, kendimizi “başka”ları dolayımıyla anlamanın mübah olmaması için nasıl bir gerekçe olabilir ki? “kendi”mizi gerçekleştirmemizin-özellikle de kadınsak- önünde türlü engeller varsa “kendi”mize dair tüm anlatıları “başka” birileri üzerinden kurmak dışında pek bir seçeneğimiz yok gibi görünüyor. sanırım bu nokta tam da “dedikodu” ve “muhabbet”in ayrıldığı nokta. “muhabbet” etmek pek kadın işi değil gibi geldi bana nedense? aşkın benliklerin “iletişim”e geçme hali gibi, oysa gündelik içerisinde dönüp duran benlikler ise ancak dedikodu yapabilirler.. benim anladığım anlamıyla iletişim kollektif bir üretim hali içerisinde olmak, “bir-ey” ve “mahrem” ise bize bu anlamda pek katkı sağlayamayacak gibi, eğer amaç iletişmekse tabii.

25 Nisan 2007 Çarşamba

dedikodu-iletişimin neresi?

dedikodu yeni bir dil öğreniyorsanız belki de en iyi öğrenme aracı,bu pratiği annemden görmüş olmalıyım,köyden şehire gelip hiç kürtçe bilmemesine rağmen diğer kadınlarla konuşa konuşa(ki hatırladığım kadarıyla bu konuşmaların çoğu birileri hakkında konuşmalardı)çok kısa bir süre sonra kürtçeyi çok akıcı bir şekilde kullanmaya başladı..okumayı bilmez,yazmayı da,konuşmayı bilir ama hem de çok estetik bir şekilde.
bu aracın iyi olma sebeplerinden biri bir insan ve onun yaptıkları,halleri,yaşantısı hakkında konuşulması. doğal olarak bir dil içinde kullanılabilecek çeşitliliğin basit ve gerekli düzeyde neredeyse tamamını öğrenebilirsiniz,kullanabilirsiniz de..aynı gelişim yaşarken,sokakta karşılaştığınız durumlara,esnafa tepkiler vermeye çalışırken de yaşanabilir,çünkü yaşıyorsunuzdur ve dilde yaşayan bir süreç olduğundan birbirinizi bulursunuz.
şehir insanının dille ilişkisi bu kadar kendiliğinden ve gereklilik dahilinde olmuyor elbet,kentin kendi yapısı gereği medeni sınırları diğer yerleşim bölgelerinde yaşayan insanlara göre daha geniş olduğundan(tabi burda medenileşmek kavramının kent orijinli bir kavram olduğunu unutmamak gerekir)bu medenileşmenin içine ihtiyacı dahilinde olmayan konular ve hayatlar da giriyor..bu noktada diğer insanlarla iletişim yollarını oluşturmanın bir aracı dedikodu yapmak oluyor..sorun bu aracın bir süre sonra amaç halini de alıyor olması çünkü şehir insanı günümüzde artık "kaygı"larını umursamayan,çabucak unutmaya çalışan,hatta artık "kaygı" nın ne olduğunu bile düşünemeyecek haldeki zavallı bir yaratık halini alıyor.
dedikodu denilen iletişim hali monolog boyutunda değil,diyalog boyutunda da değil,o başka birşey..dedikodu halindeki insan yapan insan(homo faber) ve oynayan insandan(homo ludens) tamamıyle farklı..dedikoducuların tek derdi sadece muhabbet etmemeye çalışmak..
dikkat etmemiz gereken bir husus da şu;dedikodu yapan insanların korkaklık ortak paydasında buluşuyor olması..bir insana çarpmanın ne olduğunun farkına varamamak zavallı günümüz insanının en büyük eksikliği gibime geliyor.işyerinde patronun dedikodusu yapılır,patron geldiğinde hürmet ve sevgi nidaları eksik olmaz,bravo patronlar! insanları iletişimsizlikten kurtarıyorsunuz(!)...
dedikodu yapan iki kişinin bir süre sonra iletişime geçmeyle ilgili bir kaygıları olursa bile bu kaygı atıl bir çabadan öteye geçemiyor çünkü medeni kent insanı kendi kendine yettiğinden(bize babalarımız hep ekonomik özgürlüğünü kazan sonra özgürsün dediler,kazandım ama özgürlük vaadinden kimsenin bahsettiği yok,bırakın bahsetmeyi, bu özgürlük gün geçtikçe daha bi azalıyor,azaltılıyor,sınırlarımız daralıyor,büyüdük artık baba olmamız lazım,özgürlüğe bak(!)) hayatına diğer insanların herhangi bir şekilde dokunması mümkün değil oysa iletişim denilen sanatın gayet basit bir yolu vardır,birlikte bir eylemlilik halinde olmak(bu yürümek,ev temizlemek vs.. de olabilir).
burada iletişimin ne olduğunu kelimeler aracılığıyla anlatabilecek kapasitede ve yeterlilikte olduğuma inanmadığım için şu an aklıma gelenlerle yetinmek zorundayım.."iletişimin dedikodusu"nu yapıp kelime ve enerji tüketmeye niyetim yok..dedikodusuz,bol bol iletişilen(kendimizle dahil) bir hayat yaşamamız dileğiyle...

24 Nisan 2007 Salı

beklemek üzerine....

Birşeyler beklemek psikolojide "erek" anlamına geliyor, yani bir amaç. Günün başlamasını,bitmesini,birşeylere sıranın gelmesini, uyurken bile uyanıcağın anı beklemek... Mutluluğu mücadelesinin asla varılamıcak hedefi olarak belirleyenin anlamsız bekleyişi. çocukken büyümeyi beklemek. Çocuk olmak ne güzel diyor biri dolmuşta. yada karşı düşünce benden: çocuk olmak ne kötü! çocuk olmaktan başka bi alternatifin yok, herkes çocukmuşsun gibi davranır. Zorunlu çocukluktan öte seçimli çocukluk yaşayabilirsin şimdi.. Bekleyerek ulaşılmış müthiş büyüklük oyununu oynayarak istediğinde dinlenir ve ciddiye alınırsın. Çocuk olabilirsin, derin, mantıklı, entellektüel,ibne, deli, orospu ,sert,sinirli,sevimli,enayi... Bu seçim şansı büyüklük oyununun en büyük stratejisidir.
Bu oyunun değişik taktiklerini vermekte hep en gerizekalı gazete yazarlarına verilir. Başarının ve mutluluğun sırları:
1-inancın sürekli ayakta kalabilmesi
2-azmin devamlılığı
3-yorulmadan dimdik durabilmek
4-kendine hep güvenmek
İşte bütün hayatının anlamı bu 4 maddede gizlidir. Sorunlara çözüm üretme yolunun önerileri maddelerle tanımlamaktan geçtiğine inanan bu insan topluluğu genel ilkelerin, hayata dair gerçeklerden daha önemli olduğuna inananlardır. Ve işte o yüzden bunlar koltuklarına kurulup rahatlıkla bekleyebilirler. Mutluluğun ve başarının ilkelerini benimseyip bunların pratik sonucunu beklerler.
Pisikolojide birşeyleri beklemek "erek" anlamına gelir.... Evet, etrafımda gördüğüm,hergün biryerlerde karşılaştığım herkes birşeyleri bekliyor. Amacı doğrultusunda birşeyleri bekleyen bu insan topluluğu kimilerini her geçen gün çürütüyor, bu coğrafyadan ve kendilerinden nefret ettiriyor. Bekleyin bakalım, hangi amacınıza ulaşcaksınız sonunda. O rahatlamış ve huzura ulaşmış bedenleriniz ne büyük bir gereksizliğin sonucu olcak.

21 Nisan 2007 Cumartesi

günce

yapma böyle güzel günce
bırak herkesler okusun yazdıklarımı
umuma açık bir yanlarımız olsun
denize akan bir yanlarımız
her yanımızı örtüp saklayamayız ki
hep ölçüp biçip tartamayız ki
kanatlarımızı açıp uçmak da ister gönül

hani tabutta rövaşata izleyip
içinde kalan o garip tortuyu
blonde redhead koyup son ses
mutfak penceresinden
okul bahçesinde birbirini kovalayan çocukları izleyerek atmak istersin belki
belki de atamazsın
blonde redhead iyice çıldırıp bağırır

bırak bizi günce
bırak bizi herkes görsün
bırak kanatlarımızı açıp
bir tavuşkuşu gibi naif
ve bir o kadar kendini beğenmiş
göklere gülümseyelim
sus artık günce katlanamıyorum sana
ben buralardayım günce
tuvalete bakıyorum bundan sonra
kolonya tutup peçete veriyorum
koltuklarında semirtip göt büyüten dünyanın tüm sömürgenleri de hiç umrumda değil günce

açlık öyle zor ki
bir de beyaz tenli bir kadın ve yanakları
yalnızlığım beni delirtmedi günce
yanlış anlama sakın
deli olduğumu belki biraz da olsa kabullenebilirim,
yılgın gülümşeyişlerim de açığa vuruyor zaten zihnimin karmaşık sokaklarını
seni seviyorum demek istiyorum
bir şeyleri kucaklayıp sıcaklık hissetmek istiyorum
yok yok yok günce
soğukta uyumak zor
sürekli dayak yemek de bir o kadar
ne devrimlerle ne tarihle ne insanlarla ilgileniyorum
sikmişim hepsini
içimdeki ansızın canlanan hiddet çok kişisel
çok saçmasapan
ben saçmayım zaten
deli bile değilim
arabaları seviyorum günce
sıcaklar
hepsi benimler

TANRI NEDEN DOÇENT OLAMADI?

1. Tek bir orijinal yayını vardı.
2. İngilizce değildi.
3. Yayında hiçbir referans yoktu.
4. Yayın hakemli bir dergide yayınlanmamıştı.
5. Yayının ona ait olduğundan şüphe edenler bile bulunmaktadır.
6. Dünyayı yaratmış olabilir, fakat o zamandan beri ne yaptı?
7. Elde ettiği sonuçları bilim dünyası ondan bağımsız tekrarlamada zorlandı. Koyunlar çabuk yaşlanıp öldüler.
8. İnsanları deney malzemesi olarak kullanma konusunda etik komisyonundan izin almadı. Malpraktis yasası ise umurunda bile değildi.
9. Deneylerinden biri iyi sonuç vermeyince, deneye katılanları suda boğdu.
10. Derse hiç gelmedi. Sadece öğrencilerine gönderdiği kitaplarını okumalarını söyledi.
11. Bazı rivayetlere göre kendi oğluna ders verdirdi.
12. İlk iki öğrencisini, çok fazla öğrendiler diye okuldan attı.
13. Öğrencilerinin çoğu sınavlarından geçemedi.
14. Kendisiyle görüşülebilecek saatler düzensizdi ve görüşmeleri için genellikle dağ başında randevu veriyordu.


CAN YÜCEL

20 Nisan 2007 Cuma

dünyanın bir derdi var

yalanlarınızdan sıkıldım
dayatmalarınızdan sıkıldım

doğrulanızı gerçekmiş gibi göstermeniz beni çileden çıkarıyor

ahlaksızlıklarınıza bin tane ayrı kılıf giydirmeniz sizi acınacak hale düşürmüyor gözümde

size acımıyorum
insanoğlunun yüz karası olduğunuzu düşünüyorum

estetik zevkten , incelikten , içten bir inançtan ne kadar uzak olduğunuz her halinizden anlaşılıyor

sizler fukuyama'nın kemiksizlerinden daha sahtekar daha ikiyüzlüsünüz
fukuyama nın size bakarak haklı olduğunu düşünüyor olduğunu düşünmek beni daha da dayanılmaz acılara sevkediyor

dedim ya siz insaoğlunun yüzkaralarısınız

hukuktan adaletten hiçbir şey anlamazsınız
yalnızca kafanızda dayatmalarınız var
bu böyle olacak diye düşünüyorsunuz

anlamaktan kavramaktan derinlemesine ölçüp biçmekten bir yıldız kadar uzaksınız

sanatla hayat boyu en ufak bir ilişkiniz olmamıştır

yaşadığımız çağı paylaştığımızı bile sanmıyorum

kafanızdaki o garip gözlüklerle dünyayı belki renksiz
belki tek renk görüyorsunuz
bilemiyorum

bazen aklımdan bunların hepsi aptal adamlar diye geçiriyorum
bazen cahiller diye
bazen eğitimsizler diye
sonra hepsine bir arada katılıyorum

topraklarını tanımayan anlayamayan koca bir insan kitlesi

hiçbir şeyi anlamıyorsunuz
hatta hiçbir şeye inanmıyorsunuz
çok iyi biliyorum bunu

yapmak için uğraştığınız şey
gücünüzü olabildiğince derinleştirecek koşulları ve kitleleri varetmek

diğer bütün söyledikleriniz
retorik
hülyalı buğulu halkı kandırmağa yönelik laflar

dünyayı sizin gibilerden kurtarmak gerek

ahvallerimiz şeraitlerimiz "kim?lik"lerimiz-giriş

bilimin ve adamlarının,araştırmacılarının uzun milatlardır merak ettikleri soruların başında "insan,ne alaka?" gelmektedir..tabi bu soruyu çok merak etmiş olmalılarki insanı rasyonel bir varlık olmakla itham etmişlerdir,bu meraklı kütleye göre bu rasyonel olma zorunluluğu bir itham değil iltifattır,insanın dünya üzerinde kendini konumlaması bakımından temel teşkil eden bir bilinçlilik halidir..insan doğar,koşulları tarafından belirlenir,sonra eğitilir,öğretilir,sindirilir,tadı lezzetlidir,sonra da bu eğitim ve öğretimlerini bitirdiğnde bir posa haline gelmiştir,sessiz bir kütle olur,iş görür,ne iş olsa yapar,vatandaştır,uyruktur..
bu sırada bu eğitim ve öğretim sürecinde ona öğretilenlerin tersini yapmaya meraklı bir yığın da vardır,bunlar ilerde posa olmayı kabul etmeyecek olanlardır,işte bu noktada bir durum sözkonusu olur,anti-posacı tipler(karakter olamları için 41 fırın ekmek yemeleri gerekmektedir) posa olacakları YÖNETME görevini kendi üstlerine almak isterler,alırlar da,başarılıdırlar..madem bu adamlar onlara söylenenin tersini yaptılar,peki nasıl olur?kurallar belli değil midir? eğitim ve öğretim kimler içindir?nasıl yani?

rasyonel akıl sadece posalar içindir,onların kendi kaderleri ile ilgili bir karar almaya hakları yoktur..onlara verilen "akıl"ı anlamaya çalışsınlar,çok çalışsınlar..yönetenler için bu sadece teknik bir konudur,onlar istedikleri biçimlerde yaşarlar,akılsız olmak da onların hakkıdır,hakları vardır,onların da hakkını vermek lazımdır,oyunu belirleyen olmuşlardır..

burada bi sorun var,peki bu akıl yöneticileri de yönlendiren şey değil mi?
"rasyonel akıl" denilen şeyi bilim adamları( tabi o zamanlar bunların adı bilim adamı değildi,öyle bişey yoktu,düşünürdü onlar) niye mihenk taşı olarak koydular önlerine,büyük ihtimalle meraklarını gidermek istediler,yerçekimi bulunmuştu,"cogito ergo sum" da dünyanın üzerinde nasıl ve niçin bulunduğumuzu anlamaya başlamıştık..bunu yönetenlere sundular,onlar da "iyi o zaman, insanlara bu dünyada nasıl ve niçin bulunduğumuzu anlatalım,bizim görevimiz bu " dediler,kendilerine sistemin devamlılığı için gerekli olabilecek birkaç akılı belirlediler,gerisini insanlara dağıttılar,iyi insanlardı(!),kendileri de rasyonel akılı sevmişlerdi,bunu belli ettiler,çekinmediler,ama işlerine geldiği kadarını sevdiler,onlar ihtiyaçları olanı biliyorlardı,farkındaydılar,kelimeler de onlarındı,bilimler de.
ilk paylaştıkları şey yerin çektiği oldu,yerçekimi bulunduğuna göre ağırlık olayı da çözülmüştü,sonra yerçekimini aldılar ağırlığın içinden kütleyi buldular,kütleleri ikna ettiler,"yerçekimi olmazsa hiç bir anlamınız yok" dediler,aman ha!" dediler,"bunları kabul edin bakın nasıl da güzel oluyor" dediler,"ağırlığınızı bulacaksınız" dediler,başladılar işe...

tabi bu sessiz kütleler önceden kaale bile alınmadıkları için kaale alındıkları zannına kapılıp gönüllü oldular bu yolda..sonrası bildiğimiz şeyler,"oku oku adam ol,cennete git!"

peki şu anda neler oluyor?
oyuna devam,kütleler oyunun ilerletilmiş bi versiyonunu oynuyorlar,yönetenler de vur patlasın çal oynasındalar..temelde değişen bişey yok.
benim ne yapmam lazım?
dünya renklidir,zaman da ilaçtır,bitmedi,

19 Nisan 2007 Perşembe

patron konuşuyor

enartıbir says (17:54):
herkes delirmez..merak etme..onlar gündelikleriyle kalırlar..
enartıbir says (17:55):
daha doğrusu kafalarındaki hayalleriyle..
enartıbir says (17:55):
paralarıyla,
enartıbir says (17:55):
planlarıyla,
enartıbir says (17:55):
hırslarıyla,
enartıbir says (17:55):
abazanliklarıyla,
enartıbir says (17:55):
akıllarıyla.

uğur yüksel'in anısına...

gözümüzü açtığımız toprak bu ülkenin bir parçası sayılmadı hiç.bizler,anadolunun lanetlileri:hristiyanız,aleviyiz,kürdüz,ermeniyiz...attığımız her adım sürgün sayılır; o ayaz bozkır havasını ısıtan o gülüşler bize ait değilmiş gibi.boğazımızda hala selimin palaları biz "şah" dedikçe kırmızıya bulanır,sürülür köylerimiz dağ dağ,kuşatılır mahallelerimiz karakol karakol,değiştirilir isimlerimiz türk-müslüman-sünni...onlar tarafından ilk "öğretilen" iki şeydir:onlardan olmadığımız ve "onlardanmış gibi yaşamak" zorunda olduğumuz.kendilerini sevmemiz için fırsat bile tanımazlar,inadına "ürkek güvercin" oluruz,gururla bitiririz dualarımızı "amen!".
tek bir ırmak olma hasretimiz ellerinin tersiyle itilir:birlik beraberlik kaygıları dile getirilerek.kendi yalnızlığımızda boğulup gitmemize bile fırsat verilmez.
artık kabulümüzdür ve ısrarımızdır:sizden değiliz,değiliz,olamayız...

18 Nisan 2007 Çarşamba

doğu ölümle barıştı -2-

"Çok tuhaf bir şey söyleyeceğim ama gerçek: Doğu ölüm kavramını hâlletmiştir. Batı bunu hâlledememiştir.

Doğu, 3 bin yıldan beri dünyanın hakikatinin ölüm olduğunu bilir. Dünyada başka hakikat yoktur: ölürsün! Batı hâlen ölümden nasıl kurtulacağım diye uğraşıyor. Kurtulamaz! Bir Batılı ile konuşuyorduk, işte "Eninde sonunda çare bulacağız ve kimse ölmeyecek" dedi. "Peki nasıl besleyeceksin o kadar insanı?" dedim. "Onu hiç düşünmedik" dedi. "Canım işte uzaya gideriz" falan lafları etti, sonra durdu ve "Bazıları öldürülür!" dedi.

Hayâl kuruyorlar. Hâlbuki Doğu bunu binlerce yıl önce keşfetmiştir. Ahmet Gazalî bunu bizde söylemiştir. Biz buna inanırız. Onun için Doğulular Batı ile hır çıktığı zaman rahatlıkla ölürler. Onların ödü patlar, ölmezler ve o yüzden de iş Irak'takine döner. Her defasında böyle olmuştur. ABD'nin bütün işi, nasıl 500-600 metreden ve hiç görünmeden adam öldürürüz, bunu düşünüyorlar. Ölümden ödü patlıyor onların. Ben bunu şöyle kullanıyorum: Bizim ve bütün Avrasyalılar'ın ölebilme kâbiliyeti var, onların yok!"

2023 Dergisi 2005

attila ilhan

doğu ölümle barıştı

“ölümden korkmuyorum,diyordu. Bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki… ondan korkmama sebep yok.” Fakat harp ,sadece gidenler için bile sade ölüm değildi. Tek başına ölüm basit bir şeydi. Bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi. Kaç defa Mümtaz,tıpkı,şurada sekiz,on kulaç su kaldı;ayaklarım toprağa bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. Bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. Hayır, kötü olan ölüm değildi;ölümün, bu basit işin,bu peşin pazarlığın birdenbire ve herşeyle beraber son derece güçleşmesi,çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun ,bin türlü engelle doluvermesiydi. “bütün ıstıraplarım,orada,o eşikte bitecek…” acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor,mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir akıbet. Fakat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden(teşkil etmek: vücud vermek, suretlendirmek, meydana getirmek) adem parçasına isabet etmiş. Madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!” hayır, böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak,satıhta yüzmekti.(satıh: bir şeyin dış yüzü,üstü.). “kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz,benimsiyoruz,benimdir, diyoruz,istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! Diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbirşeyi kendimizden ayırmıyoruz.

Bir sofraya davet edilmiş değiliz;belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz…hiçbirimiz hayatı maddenin arızi(arızi:zati ve ırsi olmayıp sonradan hasıl hasıl olan,geçici) bir hali gibi kabul etmiyoruz.” Hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Her şey bizden geliyor ve bizde oluyor.

Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı(arıza: sonradan olan,noksanlık yada hariçten gelen tesirle olan). Merihte bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ayda lav dereleri kurur. Kehkeşanın(Kehkeşan: Samanyolu) ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi,yeni güneş manzumeleri kurulur(manzume:sistem..şiir vs.anlamları da var). Denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar,yüzbini birden toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. Bunlar kainat dediğimiz ,büyük, tek,emsalsiz incinin,o mücerret(mücerret:deneyen,sınayan,tecrübe eden) zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.

Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor,içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine(mudil:yoldan çıkaran, riyaziye:hesap ilmi,matematik bilgisi) soktuğu için, süreyi toprağa düşem gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye(sürekli, durmadan) akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde ,onu dışardan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucandayız; her şey bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor; hayatın ortasındayız,onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer ,terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle(misil:benzer,eş,tıpkısı) artacaklardı.

İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı,aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin(istihale:başkalaşım, mümkün olmayış,imkansızlık) ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş(:şekillenmiş) bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeğe mahsus(:tayin edilmiş), onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculos’un peşine takılıp koşmasıydı. Fakat asıl Homunculos bir aksülamelden(aksülamel: istenilen şeyin zıddı hasıl olması,tersine oluş,reaksiyon) doğmuştu. Onun için daha anlayışlıydı. Kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti. Onun için Galathe’nin arabasının tekerlerine çarpıp küçük şişesini kırmayı , geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. Fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu. Kendi kendine bir masal uydurmuştu ; ona inanıyor,hayatın efendisi olmak istiyordu. Onun için ölümün sofrası oluyordu. Büyük nehirden ayrıldıktan sonra , ilk rastgeldiği çukuru dolduran su gibiydi. Orada her türlü arızanın ,başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. İnsanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! Şuurla var olmayı, gerçekten varolmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor,bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yenibaştan talihler icat ediyordu. Yaşarım diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar hep o varlık vehminin(vehim:manasız korku,belirsiz fikir ve düşünce,cüz’i manaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti) çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi,kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum,sonsuzluğa karışıyorum. Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil,kendisi. Aklın serhaddinde (serhad:sınır başı) hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık ,pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde,”mademki düşünüyorum. O halde varım,mademki duyuyorum,o halde varım,mademki harp ediyorum, ohalde varım,mademki ıstırap çekiyorum ,o halde varım! Sefilim varım,budalayım varım!Varım,varım,varım!” diyordu.

ahmet hamdi

kocalmaya alışıyorum

kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,
durup durmadan ayrılığa.
saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız…
anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri

nazım hikmet ran

IRKLARIN KÖKENİ

Dünyaya ilk gelen insanın, ya da dünyaya geldiğini ilk farkeden insanın şüphesiz ırk diye bir kavramdan haberi yoktu. Bilimsel bi veri olarak değil, sadece öngörü olarak ırk kavramının insanların çoğalmasıyla ortaya çıktığını söyleyebiliriz. işin ilginç yanı bu çoğalma esnasında bir şekilde bir kısım insanların kendilerini, diğer insanlardan farklı algılamasına neyin sebep olduğudur. Bilimsel olarak farklılık ve benzerliklerin ortaya konulduğu sistematik alnında herhangi bir farktan sözedilmeksizin tüm insanlar için şu sınıflandırma verilmektedir:

Âlem: Animalia
Şube: Chordata
Sınıf: Mammalia
Takım: Primates
Familya: Hominidae
Alt familya: Homininae
Oymak: Hominini
Cins: 'Homo'
Tür: ''H. sapiens ''



Buna rağmen ırk kavramının ortaya çıkması, insanların bir kısmının birbiriyle benzer, diğerleriyle farklı hissetmesinin sebebi, benim naçizane fikrime göre çok basit bir olgudan kaynaklanmaktadır; "akraba evlilikleri". Farklı ve birbirinden uzak yerlerde olan insanlar kendi aralarında çoğalmış,dar bir gen havuzundan yeni genler üretmişlerdir. Bu sayede hasbelkader çekik gözlü olan insanlar çoğalarak sarı ırkı, esmer-yanık tenli insanlar latin ırkı, daha esmer olanlar siyahi ırkı, sarışın,açık tenli olanlar slav ırkı vs. vs. oluşturmuşlardır. Şu anda dünya üzerinde ırksal nedenlerden yaşanan tüm olumsuzlukların temelinde akraba evlilikleri yatmaktadır.

Çok mu saçma? Evet saçma..İşte benim anlatmak istediğim de tam olarak bu...

yaşamaya dair,gene

Diyelim ki, hastayız,hem de ağır hem de ameliyatlık,
yani, beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
Nazım

17 Nisan 2007 Salı

YÜCE TÜRK DİZİSİ-1-TÜRKÜN IRKÇILIKLA İMTİHANI

Hrant Dink'in ölümüyle yeniden gündeme oturdu Türk milliyetçilği. Tozu dumana katan bu milliyetçiliğin ne olduğu, muhtevası üzerine yazılan, söylenen, ve de saflaştıran düşücelerin ortak yönü ise yoğun bir kafakarışıklığını yansıtması...Baştan söylemeliyim ki, bu yazı da bu kafakarışıklığından nasibini almakla beraber yine de kişisel bir refleks olarak, yükselen, hırçınlaşan, ve meşrulaştırılan bu dalgaya karşı bir söylem geliştirebilme kaygısının bir ürünüdür.
Türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla olan yakınlığının ne olduğu tartışmaların önemli bir parçası. Özellikle son yıllarda, kendini muhalif olarak tanımlayan ve toplumla olan bağı zayıf kesimlerin "dalgayı yakalamak ve yön vermek" gibi bir refleksle milliyetçiliğe göz kırpma faaliyetlerinin birinci savunması türk milliyetçiliğinin etnik bir tabanının olmaması oluyor. Bu "keşif" karşısında imrenmeyle karışık bir mest oluştan sonra aklıma takılan ilk soru şu oluyor: peki kendini ırk üzerinden tanımlayan bir milliyetçilik var mı? Ulus-devletlerin kurulma süreçlerinde, erkin "tebaa"sını standartlaştırmak adına tanımlanan birşey olarak "millet"in, bir sınır içerisinde kalan ve aynı erk tarafından hükmedilen farklı etnik kökenleri de kapsaması, doğası gereğidir. Her ulusun inşasında ırk, din, mezhep vb. kimlik fa rklılıklarına karşı belirli bir tolerans vardır.Asıl tartışmalı olan kısmın türk milliyetçiliğinin kimlik farklılıklarına olan bu toleransının ne düzeyde olduğuyla ilgili olmalı sanırım. Bu noktada osmanlının çöküşünü engellemeye çalışan ve bu amaçla çeşitli kurtuluş çareleri- osmanlıcılık, islamcılık, ve nihayet türkçülük- geliştiren bir elit kadronun önderliğinde gerçekleştirilen uluslaşma sürecinde, bu üç eğilimin de etkilerinin bulunması kaçınılmazdır. "Genç" türk ulusunun mimarları osmanlıcıdır: çünkü şarkiyatçıdır, yerli toplumsal yapıyı önemsemeden batıda var olan kurumların kopyala-yapıştır yöntemiyle tüm dertlere çare olacağına inancı tamdır, sarayın yerini alan merkezin halka mesafesini korumaya devam etmesi gerektiğini savunur ve yerelleşemez. İslamcıdır: çünkü dinin ulusal ayaklanmaları bir düzeye kadar önleyici olduğunu osmanlı deneyiminden bilir ve din üzerinden geliştirdiği söylemle türk-dışı müslüman ırkları bunun üzerinden milletinden sayar. Türkçüdür çünkü osmanlıdan kalan topraklar üzerindeki en yaygın etnik kimlik türktür. Yani milletin tanımı yapılırken baskın etnik kimliği kullanırken, bu etnik kimliğin dışında kalanları da din üzerinden yapılan ikinci bir türklük tanımı sunularak bir türk ulusunun inşası başlamıştır. Standardizasyonun geleceği için de çözüm yolu olarak türk ve sünni kimliğinin ana unsur olarak kullanılması, geriye kalan etnik ve dini kimliklerin de ana unsurun potasında eritilmesi suretiyle- ki kürtleri ilkel türkler olarak kabul edilen görüş hala yaygın- kurucu elit osmanlıdan alışageldikleri siyaset biçimini sürdürmüş, bölünmenin(osmanlı için çöküşün) önüne geçmek için halkın talepleri ve yapısı göz önüne alınmadan kendilerince "makul" görülen ve esasta sadece sorunu erteleyen ama asla kökleşemeyen, çözüm olamayan askeri, hukuki, idari önlemlerle yetinmiştir. Bu doğrultuda resmi dil, diyanet, eğitim müfredatları, kitle iletişim araçları üzerinden yaratılan "enformatik" operasyonla asimilasyonu gerçekleştireceğine inanmıştır."Birlik-beraberlik" mesajlarıyla dolu ilkokul-ortaokul müfredatları,öğrencilik-askerlik(hatta memurluk!)"and"ları,diyanet hutbeleri boşuna değildir ve bu kurumların çokişlevliliği hakkında da kesin bir fikir verir.Tam da bu noktada türk milliyetçiliğinin ırkçı yapısı ortaya çıkar. Asimilasyon politikalarına karşı duran kesimler olduğu gibi, asimile olmuş yada olmasına gerek olmayan kesimlerin de varlığı erkin eline dinamik bir milliyetçilik kodu vermiştir. Günün şartlarına göre bu kod yeniden ve yeniden kurulabilir ve bu noktadan sonra resmi söylem dönem dönem nitelik değişimine uğrar. kürt meselesinde türk, radikal islamla mücadelesinde seküler, ortadoğuya sorunlarında müslüman, alevilere karşı sünni vb. birçok görüntü taşır. bütün bu söylem biçimlerinin varlığı karşısında türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla ilgisinin olmadığını söylemekse anlamsızdır. Zira bu milliyetçilik, dağılmayı ve ulusal kalkışmaları engellemeye çalışan osmanlı aydının sahip olduğu birlik-beraberlik söylemine ve bu söyleme en uzlaşmacı yaklaşımlarla yapılan itirazların sahiplerni dahi "hain" ilan eden hamasi bir pratiğe sahip bir elitin kendi içerisindeki savaşımlar sonucu oluşmuş "merkez"in projesidir. Bu proje birkez tanımlanmış bir "millet"i verili kabul edegelmiştir.tanımlanmış bu "hayali insan topluluğunun" yüceliği,dünyaya bedelliği,zekiliği,çalışkanlığı,iyi ahlaklılığı,islamın asıl taşıyıcısı olması ve fakat laikliği,her durumda-içerden ve dışardan- ihanete uğramışlığı "resmi belgelerce" ilan edilmiş ve genç nesillere böylece aktarılmıştır.ve bütün bu bilgilerle doldurulmuş bir dimağın ırkçı olamayacağını kabul etmek için hiçbir mantıklı sebep yoktur.osmanlıyı da türk zanneder,kızılderiliyi de ama-çarpık da olsa-bu yolla ulaşabileceği insanlığın kardeşliğini de tüm dünyanın türklüğünü unutmuş olduğundan hareket ederek kinle boğar hem de yanıbaşında aynı havayı soluduklarından başlayarak nefret etmeye.gerisi zaten bildiğiniz,duyduğunuz,gördüğünüz hikaye...

16 Nisan 2007 Pazartesi

YİTİRİLEN SOSYAL VARLIK YADA HERKES HERKESİ GÖZETLİYOR

bilgiyi, bilinenin üzerinden geleceği tahakküm altına almak yada en azından tahmin edilebilir ihtimaller toplamı kılmanın bir aracı haline dönüştüren kurgusal aklın kuşatması sürüyor.kameralarla çevrelenişimizin, soruşturmalara maruz kalmışlığımızın ve bütün bunların art niyetli dahası kişiliksizleştirici baskısını hissedişimizin yarattığı kuşkuyla bizi de "izleyen izleyici" önlemlere sürüklüyor.mahremiyetimizin tehdidi altında kendi kavrayışlarımızı ve pratiklerimizi hiçbir koşulda sunamaz, paylaşamaz, dönüştüremez, yaşatamaz hale geliyoruz.çünkü izleyenler üniformalılardan yada takım elbiselilerden ibaret değil, ne yazık ki.dışdünya-yla ilişkinin başkalarına ve başkaları tarafından sunulan izlencelerde üstlenilen rol-ler toplamından ibaret olduğunun yanılgısıyla, özgünlüklerin, grupsallıkların ve de bireyselliklerin çatışma ve açığa çıkma korkusunun birleşimi, herkesi standardın, daha doğrusu; standartgörünen-in bayrağı altında toplanmaya itiyor.özelliksizleştirerek herbirimizi birdiğerimiz için "tanışma"dan ilişkilenilen konunun içeriği kapsamında hazırda var olan dil-üslup dışına çıkamadan sadece kişisel ihtiyaç, gereklilik, fayda üzerinden tanımlanır oluyoruz. sosyal ilişkilenme biçimlerinin, -aşktan siyasete- ve ilişkilenenler-in nesneleşmesi yada araçsallığı da tam bu durum üzerinden pekişerek kurgusal aklın ürettiği, gerçek bir dokunuşa sahip olmayan, ben-insan-toplum-dünya algısının sürekliliğini sağlıyor. gerçek yaşamın bu algılayıştan kurtulunabildiği an-lara sıkışması da, bir hayli "romantik" bir "anı yaşama" söylemini de doğuruyor ki bana kalrsa bunun da insanı götürebileceği yer kendi kişiliğini de artık dışsallaştırması, ihtimaller üzerinden hareket eden başka tür bir yabancılığı doğurması.görünürlüğün artık sorun yaratmaması çünkü zaten izlemenin değil görebilmenin ve anlayabilmenin sosyal alanda geçerli olması dileğiyle, kendimin bir kısmını kendimin diğer bir kısmının kodlarıyla anlattığım bu yazıyı izlenme-yargılanma-saldırılma risklerinin korkusunu hissetmeden bitiriyorum.

13 Nisan 2007 Cuma

sebastiao salgado

sebastiao salgado brezilyalı bir fotoğrafçı ve neredeyse bütün fotoğraflarını insanların nasıl bir yaşantı sürdürdüklerini görmeye ve göstermeye adamış..umarım "ötekilerin" fotoğrafları algı kapılarının açılmasında bir rol oynar..

http://www.terra.com.br/sebastiaosalgado/

12 Nisan 2007 Perşembe

"çevremiz" ve "dünyamız" (1)

son zamanlarda Türkiye de dahil olmak üzere bütün dünyada çevre kirlenmesi,karbondioksit salınımları vs vs..üzerine medya araçları aracılığıyla bir kuşatma altındayız. Olayın bana hiç de ilginç gelmeyen tarafı bu sistemin herşeye yaptığı gibi çevre olayını da bir magazin aracı haline getirip bunu insanlara içten içe sadece bir "konu" olarak yutturması ve unutturmasıdır."dünyamız" evrenin içinde kendine has özellikleri olan,canlı yaşamına olanak veren bir mekandır ve bizim unutmamamız gereken şey bu dünyanın içinde etimizle,kemiğimizle yaşıyor olduğumuzdur...

bir diğer konu da bu yaşamak dediğim şeyin bugünlerde pek de mümkün olmayan durumu,büyük petrol firmaları artık nehirler satın alıyorlar, yüzyıllardır nehir kenarında yaşayan insanlardan su kullanım ücretleri talep edilecek.bir zamanlar hayvanları koruyan(tabi evcil ve kendi sıkıntısını ona unutturan hayvanların hakları burada bahsedilen) zavallı kent insanları televizyonlarda insanlara saldırırlardı hatırlarsınız belki,şimdi de bunun daha geniş çaplı ve vahşi hayat denilen ortamın hayvanlarını da kapsayan organizasyonlar var.,tabi bu hayvan ve doğa merakı elbette çok anlaşılır birşey..ben de "insanları koruma vakfı" kurulması taraftarıyım..doğal hayatı koruma organizasyonlarının insanın "doğal" bir varlık olduğunu unutması çok yazık,..

bu durumda iktidarı elinde tutanların ve bilimlerinin insanın kökeninin nerden geldiğine verdikleri bir cevap olarak varolan ve bunun dışında ayrıca da kölelerin de geldiği yer olan,aynı zamanda dünya siyasi haritasının düzgün çizilmiş kıtası olan, ve bulaşıcı hastalıkların mekanı haline getirilen Afrika insanın aklına gelmeden olmuyor..aynı zamanda yanıbaşımızda olan savaşlarda ölenler ölmek zorundalarmış gibi görülüyor artık,ee ne yapsınlar,ülkede savaş var,adamlar anlaşamıyor canım,bundan daha doğal ne olabilir ki(!),iktidar da bu doğallığı bozmak istemiyor olsa gerek.

sonuç olarak dünyayı da kirleten insanları da öldüren aynı sistem. canı istediğinde çevre konusunu ön plana çıkarır,canı isterse de ırak,filistin,afrika,latin amerikadaki insanların durumlarını..ama birer reklam olarak,..
biz de kafamızı sağa sola çeviremeyen bizonlar gibi ve duyularımızı yitirmiş küçük insanlar olarak "aa bak neler oluyor dünyada" diye kısa ve özlü bi laf edip işimize bakarız...çevreciler de sadece belgesellerde gösterilen kareleri çevre zannetmeye ve onu bulmanın umuduyla yaşamaya daha bi özen gösterirler İŞlerinin gereği olarak...

11 Nisan 2007 Çarşamba

monolog...şimdilik

alvarez bravo,first solitude