1 Mart 2009 Pazar

carlos castenada - ıxtlan yolculuğu

don juan ansızın "şimdi ölümünü düşün" dedi "şuracıkta bir kol boyu ötende duruyor o. herhangi bir anda tıpışlayabilir seni, o halde saçma düşüncelere, saçma duygulara ayıracak zamnın gerçekten yok senin. hiçbirimizin zamanı yok bunlara ayıracak."

...
yavaş yavaş söylediklerini anlayabilmem için bana zaman verircesine "seni gördüğüm zaman sende yanlış olan şey, ve şimdi de sende yanlış olan şey, yaptığın şeylerin sorumluluğunu almaktan hoşlanmayışındır." dedi "o otobüs terminalinde bana o şeyleri anlattığında, onların yalan olduğunun bilincindeydin. niçin yalan söylüyordun?"

o sıralarda amacımın "güvenilir bir danışman" bulmak olduğunu belirttim.

don juan gülümseyerek bir meksika türküsü mırıldanmaya başladı.

"insan bir şey yapmaya karar verince sonuna dek gitmeli" dedi "ama yaptığı şeyin sorumluluğunu da yüklenmeli. ne yaparsa yapsın, en başta yaptığı şeyi kimin yaptığını bilmeli, sonra da kuşku ya da pişmanlık duymadan eylemlerini sürdürmeli."

don juan beni incelemekteydi. ne diyeceğimi bilmiyordum. sonunda düşüncemi açıklamaya karar verdim.

onu yadsıyarak "bu söylediğin, imkansız bir şey!" dedim.

don juan nedenini sorunca, ben de belki ideal olarak bunun herkesin yapmak istediği şey olduğunu, oysa gündelik yaşamda kuşku ve pişmanlıklardan kaçınmanın bir yolu olmadığını söyledim.

don juan inançla "elbette var bir yolu" diye yanıtladı.

"bana bak" dedi "kuşkum da yok, pişmanlığım da yok benim. yaptığım her şey benim kendi kararım, benim kendi sorumluluğumdur. yaptığım en önemsiz bir şey, örneğin seni çölde gezdirmek, pekala benim ölümüme yol açabilir. ölüm sezdirmeden peşimden gelmekte. demek ki kuşkulanmaya, pişmanlık duymaya zamanım yok benim. şayet seni gezdirmeye çıkarmamın sonunda ölürsem, buna katlanmak zorundayım."

"oysa sen, kendinin ölümsüz olduğunu, ölümsüz bir kimsenin kararlarının da silinip bozulabileceğini, kuşkuyla ya da pişmanlıkla karşılanabileceğini sanmaktasın. kısacası dostum, bir avcıdır ölüm, pişmanlıklar ve kuşkular için yoktur ki zaman. yalnızca karar vermeye var zamanımız"

ben de içtenlikle her şeyin ideal davranış biçimlerine göre kişisel yorumlarla oluşturulmasından ve sonra da herkesin buna uymasının beklenmesinden dolayı, bu dünyanın gerçek olmadığını düşündüğümü belirttim.

sf.63-65

carlos castenada - ıxtlan yolculuğu (yaqui kızılderili büyücüsü don juan'ın yeni öğretileri) söz yayın - çeviri: nevzat erkmen
mayıs 1994
I.

karşısındaki kalabalığa baktı
ellerinde içkileri, nezaketten kırılmak üzere olan dudakları, burunları, gözleri ve kulakları vardı.
sanki göz, kulak, burun değildiler de nazik olmaya çalışan "şey"lerdi. şeyler. eşya.

"sizlerle bir şeyler paylaşabileceğimi bilsem bir saniye bile duraksamadan paylaşırdım" diye geçirdi içinden. bu devasa iki-üç-beş-sekiz ve katları maskeli kalabalık ona sadece yabancı geliyordu.

o da kendini unutmaya çalışıyordu. unutursa belki bir buz kütlesinin ılık suya karıştığı gibi bu kalabalığa karışabilirdi ve onlardan biri olabilirdi. neden olmasındı. ah bir unutabilseydi. unutamıyordu. fazla kendini önemseyen bütün sarsak ve aşırı onurlu insanlar gibi, kendisinin üstesinden gelemiyordu. kendisini fazla ciddiye alan, fazla seven, fazla gören ve bu görüşüne bütün dünyayı uyduran insanlar... onlardan korkun... birden yıllar öncesinden bir hocası geliverdi aklına. "bu ülkeden uzaklaşıp dışardan bakma fırsatını bulunca farkettim ki burada kimse sade vatandaş olmak istemiyor, herkes bu ülkeyi kurtaran adam, kahraman, büyük adam vs olmak istiyor."

hocasının alaycı yüzü ve bu sözler aklına üşüşünce elindeki şarap kadehi çok ani ve sert bir tiksinti hissi uyandırdı içinde. kadehin ağzını dudaklarına yaklaştırdı, yudumu almak üzereyken, "ben bir kahramanım" diye fısıldadı şaraba ve bir yudum alıp tekrar kalabalığı izlemeye koyuldu.


II.

odasına döndüğünde vakit henüz geceyarısını bulmamıştı. içtiği bir kaç kadeh şarabın etkisiyle kendini bitkin ve işe yaramaz hissediyordu. suskun ve aksak hareketlerle kapıyı açıp içeri girdi.

üzerindekileri çıkarıp değiştirmek için yatak odasına girdi, küçük dolabından pijamalarını çıkardı, üzerindekileri tek tek özenli bir şekilde katlayıp dolaba yerleştirdi, pijamalarını giydi ve mutfağa geçti, büyük bir bardağa su doldurup yazma odasının yolunu tuttu.

bir mutfak bir banyo ve iki adet küçük odadan oluşan bu "derli toplu" eve, odam diyordu, zira alan hesabına vursak bütün bu ev aklı başında ev denecek bir yerin ancak bir odası kadar büyüklükteydi.

yazma odasına girdiğinde gözüne ilk anda yıllardır alışkanlıktan hiç de gözüne batmamış olan duvardaki yağlı boya resim takıldı. sandalyesine oturamadan öylece bakakaldı. hayıflandı. "nasıl olur da böyle müthiş bir tabloya 'alışabilirim', olsa olsa bir dangalağım ben, bu renklere, bu anlatıma, bu en duygusuz insana kafayı yedirtebilecek kadar hisli manzaraya nasıl olur da alışabilirim, olsa olsa bir dangalağım ben"

ayakta ne süre dikildi algılayamadı fakat dizleri çözüldüğü anda kendini zorlukla sandalyeye bırakıverdi. sandalyeye yerleşirken elindeki büyük bardaktan bir miktar su yere döküldü. bardağı çok acelesi varmışçasına masaya bırakıverdi.

sandalye de çalışma masası gibi özel olarak yaptırılmıştı. rusya ve sibiryadan ithal edilen birinci sınıf sarı çamdan kendi çizimi üzerine imal ettirdiği sandalye ve masa tamamen kendi beden ölçülerine uygun biçimde yapılmıştı. diz boyu, dirsek boyu ve bunun gibi ayrıntılı ölçüleri almış ve rahat edebileceği masayı çizmişti. üzerinde hiç bir işleme olmayan bir masaydı. son derece sade ve gösterişten uzak.

masanın üzerinde bir tomar beyaz kağıt, kağıtların üzerinde siyah antika bir dolma kalem ve masanın karşı ucunda da yine antika bir kırmızı daktilo durmaktaydı. sandalyeye kendini bıraktığında, sandalyenin üzerindeki krem rengi kumaşla kaplı minderden biraz toz çıktı. toz odanın loş ışığında büyük bir yavaşlıkla havada uçuştu. patates yiyenler tablosu, bu toz, loş ışık ve içtiği bir kaç kadeh şarap onda zamanın yavaşladığına dair bir his uyandırdı. ama bunu düşünmedi. sadece hiseediverdi ve üstesinden geldi. döner sandalyeyi arkaya çevirip tekrar yağlı boya resmi izlemeye başladı. sanki resim hareket ediyordu. o karanlıktaki hazin bakışlı kadınlar aralarında bezgin bir sohbete dalmışlar ve söyledikleri de duyuluyormuş gibiydi. odadaki o yılgın ışık, kadınların yüzündeki anlamsız aydınlık ve hepsinden ötede yoksulluk denemeyecek boyutta bir sefalet. van gogh'u delirten ve ne pahasına olursa olsun anlatmak zorunda hissettiği bu derin bu akıl almaz bu saçma sapan sefalet.

arapça öğrenmek için mısır'a gittiğinde bir fransız misyonerle tanışmıştı iskenderiyede. dünyanın en eski şehirlerinden birinde, ressam bir misyoner, akdenizi uzak bir köşeden gören teras bir ev ve karşı konulmaz bir teklif...
fransız misyoner terasta yedikleri yemeğin ardından, "senin için yağlı boya bir resim yapmak istiyorum, beğendiğin bir resim varsa bana söyle eğer bir şey söylemezsen ben kendi kafamdakini senin için resmedeceğim."

akşamın kızıllığı akdenizi kızıl bir denize çevirmişken aldığı bu içini zevkten köpürten teklif onu heyecanlandırdı. ama hafifçe kızaran yüzü dışında dışarıya hiçbir belirti yansıtmadı. bir resim söylemenin ne kadar nezaketsizce olacağının kesinlikle farkındaydı. fakat bu kadar iyi bir ressam bulmuşken o hep hayalindeki tabloyu çizdirmekten nasıl imtina edebilirdi. kendine söz geçiremiyordu. birden dudakları hafifçe aralandı "van gogh!" deyiverdi. fransız şaşırdığı zamanlarda yaptığı üzere "oui" diye mırıldandı. ah nasıl bir utançtı bu, nasıl bir nezaketsizlikti bu yaptığı, tamamen size bırakıyorum demesi gerekirken yine içindeki o koca adam ona sahip olmuş ve ona "van gogh" dedirtmişti. her iki tarafın da ilk şaşkınlıkları geçtiğinde fransız kendini toparlamış bir yüz ifadesiyle "van gogh'a büyük bir hayranlık beslerim fakat en zor ressamlardandır hangi eserini çalışmamı istiyorsunuz acaba benden" dedi. derin bir nefes alınca yüzündeki bütün kızarıklık geçen O. hiç tereddüt etmeden "patates yiyenler" diyebildi.

sibel hoca

02 Şubat 2009, Pazartesi
saat: 01:15


bunu yazmazsam içimi kemirip beni delirtecek galiba
bunu binlerce kişinin okuyacağı bir yerlerde yazabilmek isterdim
hatta milyonlarca
çünkü bu yanılsamaya binlerce kez ben de düştüm
ama tokat öyle hızlı suratıma çarptı ki
bu kez galiba ölene dek ayıldım
belki yirmi kişiydik odada
ve bir kadın hepimize tercüman oldu
sibel özbudun hoca
boğzaım düğüm düğüm oldu dedi
ne diyeceğimi bilemiyorum dedi

ben adamın tam da karşısında oturduğum için gözlerine bakıyordum o konuşurken
ellerinin titreyişini izliyordum
hafif beyazlarla kırçıllanmış siyah beyaz uçları sarkmayan tok ve titreyen bıyıklarına takılıveriyordu gözüm

ben bakırda çalıştım hocam, bugün oğlum da bakırda çalışıyor. bizim zamanımızda biz biraraya gelip öğlen içtiğimiz bir kap çorba için hakkımızı arayabilirdik, 3 saatten fazla çalışılmaz hocam bakırda, adamın bütün içini zehirler, bütün iç organları harab eder. biz çalışmamayı göze lırdık hocam ama ben bugün oğluma daha çok çalış oğlum, kimseye karışma oğlum diyorum. bir baba oğluna kıyabilir mi hocam, candır insanın çocuğu. biz nasıl böyle beş paralık olduk hocam. nasıl şerefimizi ekmeğimizi herşeyimizi satacak hale geldik hocam. 12 eylül zamanı osman ağamız vardı. maraşlıydı. bizim kahvenin sahibiydi. amma hani gerçek maraşlı böyle pala bıyıklı. bir gün kahveye bir yüzbaşı girdi. osman fırladı yerinden çıktı yüzbaşının karşısına bak efendi dedi burdakilerin hepsi benim oğullarımdır, birine bir şey olsa içim yanar, içim yandı mı ben de içimi yakanı yakarım, ondan sen iyi mi buraya hiç gelmemiş ol, bizi hiç görmemiş ol. yüzbaşı girdiği gibi çıktı kahveden hocam. osman ağa bize kol kanat gerdi de ben şimdi biricik oğluma kol kanat geremiyorum hocam. gündüzleri halk ekmekte sıra bekliyorum. bazen arbede çıkınca ufak torunumu yolluyordum önlere çocuktur aradan kaynayıverir diye, artık ona da gücüm yetmiyor, ben de dalıveriyorum önlere belki bu odadakilerden birilerinin ayağaına basıp, omzuna çarpıp öne atıyorum kendimi, bir ekmek alabilmek için hocam. nasıl böyle şerefsizleştik hep bunu soruyorum hocam, neden bir osman ağa olamadım ben onu soruyorum, biz de miydi kabahat acaba hocam?

o adam konuştukça o yaşlı o içi delik deşik adam konuştukça benim içim yırtıldı. kelimelerden, kavramlardan ve bütün bilimlerden tiksiniverdim. sibel hocanın güzel konuşması o güzel amcanın yaşadıklarını genelleyen mükemmel bir derlemeydi ama sibel hoca da bize bir çözüm sunmadı. hatta ben lafı evelemeden gevelemeden ne yapacağız hocam da dedim.

o zaman şunları anlattı bizim zamanımızda kolejli kızlar hafta içleri varoşlardaki evlerde kalırlardı haftasonunda evlerine gidip yıkanıp ertesi hafta tekrar dönerlerdi. kabahati hep bizde buluyorum işin doğrusu arkadaşlar. bizler çok monşerleşti hani şu moda tabiriyle(hafifçe gülümsüyor) o arada fikret hoca lafa giriyor bana dönüp şöyle diyor hani şu sokaktaki insanlar var ya onlara güvenmemiz gerek onların bir gecede ne yapacağı belli olmaz sonra tekrar sibel hoca lafa atılıp şöyle devam ediyor, bugün toplum patlamakta ama bu patlama içten içe bir patlama işte bu patlama ve tepki her şeye dönüşebilir yeri gelip milliyetçi akımların yönlendirmesine ya da dincilerin yönlendirmesine kanalize olabilir işte burada da bize çok büyük görev düşüyor ve biz de pek başarılı değiliz. fikret hoca tekrar lafa giriyor solun paradigmasını değiştirmesi gerek diyor. hem türkiyede hem dünyada solun bir paradigma değişimine gitmesi gerekiyor ve bunu yapması gereken de bu zemini kurması gereken de bizleriz diyor.

sibel hoca uzun uzun kapitalizmin nasıl bütün değerleri değersizleştirdiğinden ve ucuzlaştırdığından ve son kertede de nasıl anlamsızlaştırdığından bahsetti. yani aslında hani şu "geleneksel değerlerimizden nasıl da uzaklaştık yahu" klişelerini hangi bağlamda kurmamız gerektiğine dikkat çekti. chiapas hakkında yazdığı son yazıda bir nebze de olsa kötümserdi. onu soracaktım tam fakat sohbet sonlandı ben de yakında sorabilmek ümidiyle içime o soruyu atıp dışarı çıktım. küçük köhne bir lokantaya attım kendimi. sahibi diyarbakırlı buranın. içerdekilerin hepsi kürtçe konuşuyordu. kürtçe konuşmayanlar da doğulu bir şiveyle konuşuyordu. içeri girip haşlama ve pilav sipariş verdim. arkamda oturan 5-6 yaşındaki kız çocuğunun kürtçe konuşmasını dinleyip kelimelere anlamlar aradım. haşlamayla gelen acı soğanı yerken yan masadaki adam başıörtülü eşine buranın en çok da bu aci soganini seviyurum dedi. ben de acı soğanı seviyordum ama haşlamayı daha çok. sonra üstüne bir de sarma kadayıf yedim. çay yeni demlendiğinden uzun uzun çayın gelmesini bekledim. garson gelip kulağıma doğru fısıldar bir sesle abi çayi yeni koyduk çıkacak birazdan dedi. kafamı salladım beklerim sorun değil dedim. uzun uzun etrafımdaki insanları izledim. sonra arkamdaki o küçük kız cam su şişesini kırıverdi büyük bir patırtı koptu genç annesi garsona doğu şiyvesiyle kusura bakmayın nolur dedi garson da ne demek abla olur böyle şeyler canınız sağolsun dedi.

yavaş yavaş ayaklarımın üşümeye başladığını hissettim. çayı hızlıca içip muşambalarla kapatılmış demir kapıdan kendimi dışarı attım. ve kalabalığa karışıverdim.

durandingin

toplum içerisindeki hayat nasıl da akıyor, hep bir haberleşme,paylaşma,dinleme,konuşma hali, bir yandan herkes kendi halinde..bir ritmi,bir hayatı var..Norma bana ABD'liler neden Meksika'yı çok seviyorlar,buraya geliyorlar biliyor musun demişti, çünkü biz canlıyız,onlar ölü,bıkkın demişti..ekonomik meseleyi bir yere koyarsak haklılık payı çok yüksek..
heryerde bir alem akıyor,önüne geçilemez birşey bu, hayatı bulduğumuz yer,yerde bulur gibi sevindiğimiz,garipsediğimiz şey,hayaller kurmaya başladığımız yer,kendimiz..
ne saçmalıyorum ben değil mi? her yerde bir alem akıyor işte, bilmem sizler hangi alemlerdesiniz..ilgilendiğimi söylesem yalancı olurum,insanların mahremleri vardır değil mi,kimin mahreminin ne olduğunu nerden bilebiliriz, deneyimleriz anlarız..
akıyor akıyor hayat zaman akıyor,yollar akıyor,mesafeler akıyor,su akıyor, içimiz akıyor,aklımız akıyor.yaşasın sıkıntı!