tarih okuyorum biraz, Onur'un bahsettiği geçmiş, kişilik,yabancılaşmaların içerisinde, bilmiyorum, inansam mı acaba okuduklarıma yoksa bana eleştirmeyi salık veren aklıma ve ruhuma mı takılsam, inansam ona, ah zavallı küçük insan daha bir karar bile veremiyorsun, zavallı..
ama insan zevalsiz değildir di mi yani, insan zalimdir, zavallı insan.
ne oldu yani, düşündük ve keşfettik de ne oldu, hiç bir şey. şiddete çarpıyoruz, maddeye, bizi kırıyor, sabahtan akşama, yok ediliyoruz, yok oluyoruz. herşey kesik kesik buralarda, kusuruna bakmayın Duran'ın, sizleri üzmek istemez, onurlu ve gururluluktur esası işin. İnsan hayatını yaşamalıdır, ölecek olan kendisidir, başkası değil.
nasıl istiyorsa öyle, olan da bu oluyor zaten, kimse başkasının hayatını yaşamıyor, işte bu belki de meselelerden biri, yaşamasın da zaten, yanılgılar içinde de geçebilir hayat, ne biliyorsunuz, çıkış noktası bir politik düşünmekten geçiyor bence..bu da değişiyor belki insandan insana ancak insanı düşünün, biricik insan, doğdu ve takılmaya başladı ne olduğunu bilmediği bir yerde, tanımaya başladı, sonra bazısı hemen itaate alıştı, içlerine kapandılar, ebedi suskunluğun içinde, sikile sikile hayatlarına devam ettier, ediyorlar.. bazıları da hissetti bişeyleri, yüz çevirdi onlara sırt çevirmedi, baktı. yaşadı, direndi kendince, başkalarına baktı, ötekini anlamaya çalıştı, dünyanın dağlarını ben yaratmadım demeyi öğrendi, denyoluğa karşı, tahakküme karşı savaştı, savaşıyor, oh ediyor, kıskananlar utansın, sikilmek is te mi yo rum.
kolay oldu bak, hemen kelimeleri yan yana getiriyorsun, çığlık atmış oluyorsun, ben içimde her an çığlık halinde olurum bazen, I can't get no satisfaction!
no no nno..
ne var elimizde, olduğumuz kadarız, kaygılarımız kadar, siz pazar yerindeki sinekler olmayın, bizler pislik yayıcılar değiliz, o kadar kötü olmayı bileniniz var mı? ben bilmiyorum şahsen, tabi insanlara sorarsanız her şey meşrudur, yani yukarıya çıkan kişi ayaklarının altında ne olduğuyla pek ilgilenmiyor, bir insan alttaki çoğu zaman..
dünya dönüyor, yağmur yağıyor Amed'e, kendi halinde zaman, çay içecem bi tane..çok güzel bir meksikalı kadın dinliyorum, rahat bir kadın).
25 Ocak 2010 Pazartesi
24 Ocak 2010 Pazar
-?-
şöyle başlayalım. bugün burada yaşamakta olduğumuz hayatın belirlenmemiş ve kendimizce şekillendirilmiş olduğunu iddia etmemiz büyük ölçüde yanlışlarla dolu olur. diğer bir deyişle; kurmacanın ortasına doğmuş durumdayız. "kurmaca"ya karşı koyabilmek içinse diğer "kurmaca"ların içine karışmak zorunda kalıyoruz. o yüzden kurmacalar iki şeyi çok severek benimsiyorlar. birincisi, terimleri. ikincisi, imgeleri. bu terim ve imgeler aracılığıyla kurdukları kurgu hem daha katı bir gerçekliğe dönüşüyor hem de imgeler yoluyla gerçeklikle bir eşleşme sağlayabiliyor. bu terim ve imgeler yoluyla kurmacaların sağladığı diğer fayda ise bir tür meşruluk ve inandırıcılık oluyor.
tarihsel akışın çok kısa (bir insan ömrü) ve kısıtlı (bir coğrafya ve erişebildiği bilgi kaynakları) bir kesimine yine çok kısıtlı bir biçimde şahit olan birey, iki şekilde kurmacaların oyun alanına dahil olur. birincisi ona sunulacak bir "geçmiş söylemi" oluşturulmalıdır. ikincisi aslında bu ilk ilkeyle eşgüdümlüdür. o da "şimdi söylemi"dir. geçmiş söylemi üretimi bir çok şeyin belirleyicisi olması nedeniyle can alıcıdır. geçmiş söylemi kişinin aidiyetlerini biçimlendirmek üzere kullanılır. kişi tarihsel akışın çok kısa ve kısıtlı bir kesimine erişebildiği için geçmiş söylemi kişinin aidiyet geliştirme mekanizması üzerinde önemli rol oynar. geçmiş söylemini yaratan "dil" de hiç kuşkusuz bugünün söyleminin kurulmasında çok kritik bir rol oynar. böylelikle iki türlü gerçeklik "kurulmuş" olur. geçmişin gerçekliği ve şimdinin gerçekliği. fakat burada asıl olarak üzerinde durmamız gerekn nokta başta belirtilen noktadır. zira "kurulmuş" bu gerçekliğin karşısında durabilmek için de "diğer kurulmuş" gerçekliklerin alanına girmek zorunda kalır kişi. bütün bunların suçlusu olarak akla ilk olarak dil gelmelidir. çünkü dil imgeleri bir kurguya hapseder. herhangi bir sözlük açıp baktığınız zaman karşınıza çıkan şey portakal sözcüğü için yuvarlak ve turuncu renkli bir meyvanın resmi değildir. mesela türk dil kurumunun sözlüğünde portakala biçilen tanım şöyledir:
portakal:
a. bit. b. 1. Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, yaprakları sert bir ağaç (Citrus aurantium). 2. Bu ağacın turuncu renkli, yuvarlak ve kabuğu güzel kokulu meyvesi.
imge, imgeliğinden çıkarılmış ve bir "anlam" hapishanesine kapatılmıştır. işte kurgu bu anlamları bozar, yıkar, yeniden yapar ve tekrar eder. böylelikle gerçeklik algımız bozulur, yeniden yapılır ve tekrar ettirilir.
gözleri gören insan, gözleri görmeyen insan, kulakları duyan insan ve kulakları duymayan insan. hepsinin ortaklaştığı şey aslında basittir: imge. yani aslında üleştiğimiz ortak payda gerçekliğin el değmemiş halidir. fakat dil o el değmemiş hale yeni bir şekil biçer ve bizi o kurguya hapseder. sanırım bu nedenledir ki, siyasal sistemler kendilerini dinç tutabilmek için heykellere sıklıkla başvururlar. zira imgeler yoluyla yaratılmış olan "geçmiş söylemi" en kuvvetli biçimde bu yolla ayakta kalır. elbette diğeri de terim ve kavramlardır. siyasal sistemlerin kurgularını kurgulamak için kurdukları terim ve kavramlar. bunları belirli etimolojik çerçevelerde ve bilinçli bir biçimde kurdukları da kuşku götürmez bir gerçektir. kısa ve öz bir biçimde söylemeye çalışırsak propaganda dört başı mağmur ve bilinçli bir gerçeklik kurmak üzere yapılır. bu gerçeklik ne kadar katı olursa o kadar inandırıcı olacaktır.
hawking'in "modelden bağımsız bir gerçekliğe sahip değiliz" sözü bizi çok zavallı bir noktada tanımlamaktadır. bizler emeksel yabancılaşmanın ötesinde yabancılaşmanın yabancılaşmasını yaşamaya başlayan bir kuşağız. baudrillard'ın simulasyon teoreminden ödünç alırsak bizler artık gerçekliğin bile içine doğmamış durumdayız. içine doğduğumuz ortam bile bir gerçeklik simulasyonudur. bu bağlamda kaynağa ulaşmak için çaba harcasak ve ulaşsak bile sadece gerçekliğin simulasyonuna ulaşmış oluruz. bu anlamda bohr'un einstein'la yaptığı tartışmalarda söylediği gibi "doğa bize kendisini anlatmıyor sadece sorduğumuz sorulara yanıt veriyor." matematiksel dilin imgeler ve anlam boyutuyla eşleşmeyen yapısı dahilinde bile durum bu denli zavallıdır. buradaki çıkmazın iki ayağı vardır. birincisi, geçmiş ve şimdi söyleminin kurulması, yani gerçekliğin "yeniden" inşası, ikincisi ise bu inşa edilmiş gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olması.
bu ikili çıkışsızlığın ilk evresi sanıyorum endüstri devriminin ilk eleştirilerinde görülmüş olan emek yabancılaşmasıydı. gerçekliğin yeni kurgusu içinde kişi emeğine yabancılaşmış bir biçimde yaşama hapsolmuştu bu da köklerine dair bir endişe ve hatta köksüzlük hissi uyandırmaktaydı. fakat ikinci evredeki yabancılaşmada emek yabancılaşmasının ötesinde bir yabancılaşmayla kişi katı gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olduğu noktasına varmıştır. bu da yabancılaşmanın yabancılaşmasıdır. böylelikle gerçeklik artık yalnızca 2. hatta 3. boyuttan tanımlanabilir hale gelmiştir. gerçeklikle ilişkimiz tamamen askıdadır.
tarihsel akışın çok kısa (bir insan ömrü) ve kısıtlı (bir coğrafya ve erişebildiği bilgi kaynakları) bir kesimine yine çok kısıtlı bir biçimde şahit olan birey, iki şekilde kurmacaların oyun alanına dahil olur. birincisi ona sunulacak bir "geçmiş söylemi" oluşturulmalıdır. ikincisi aslında bu ilk ilkeyle eşgüdümlüdür. o da "şimdi söylemi"dir. geçmiş söylemi üretimi bir çok şeyin belirleyicisi olması nedeniyle can alıcıdır. geçmiş söylemi kişinin aidiyetlerini biçimlendirmek üzere kullanılır. kişi tarihsel akışın çok kısa ve kısıtlı bir kesimine erişebildiği için geçmiş söylemi kişinin aidiyet geliştirme mekanizması üzerinde önemli rol oynar. geçmiş söylemini yaratan "dil" de hiç kuşkusuz bugünün söyleminin kurulmasında çok kritik bir rol oynar. böylelikle iki türlü gerçeklik "kurulmuş" olur. geçmişin gerçekliği ve şimdinin gerçekliği. fakat burada asıl olarak üzerinde durmamız gerekn nokta başta belirtilen noktadır. zira "kurulmuş" bu gerçekliğin karşısında durabilmek için de "diğer kurulmuş" gerçekliklerin alanına girmek zorunda kalır kişi. bütün bunların suçlusu olarak akla ilk olarak dil gelmelidir. çünkü dil imgeleri bir kurguya hapseder. herhangi bir sözlük açıp baktığınız zaman karşınıza çıkan şey portakal sözcüğü için yuvarlak ve turuncu renkli bir meyvanın resmi değildir. mesela türk dil kurumunun sözlüğünde portakala biçilen tanım şöyledir:
portakal:
a. bit. b. 1. Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, yaprakları sert bir ağaç (Citrus aurantium). 2. Bu ağacın turuncu renkli, yuvarlak ve kabuğu güzel kokulu meyvesi.
imge, imgeliğinden çıkarılmış ve bir "anlam" hapishanesine kapatılmıştır. işte kurgu bu anlamları bozar, yıkar, yeniden yapar ve tekrar eder. böylelikle gerçeklik algımız bozulur, yeniden yapılır ve tekrar ettirilir.
gözleri gören insan, gözleri görmeyen insan, kulakları duyan insan ve kulakları duymayan insan. hepsinin ortaklaştığı şey aslında basittir: imge. yani aslında üleştiğimiz ortak payda gerçekliğin el değmemiş halidir. fakat dil o el değmemiş hale yeni bir şekil biçer ve bizi o kurguya hapseder. sanırım bu nedenledir ki, siyasal sistemler kendilerini dinç tutabilmek için heykellere sıklıkla başvururlar. zira imgeler yoluyla yaratılmış olan "geçmiş söylemi" en kuvvetli biçimde bu yolla ayakta kalır. elbette diğeri de terim ve kavramlardır. siyasal sistemlerin kurgularını kurgulamak için kurdukları terim ve kavramlar. bunları belirli etimolojik çerçevelerde ve bilinçli bir biçimde kurdukları da kuşku götürmez bir gerçektir. kısa ve öz bir biçimde söylemeye çalışırsak propaganda dört başı mağmur ve bilinçli bir gerçeklik kurmak üzere yapılır. bu gerçeklik ne kadar katı olursa o kadar inandırıcı olacaktır.
hawking'in "modelden bağımsız bir gerçekliğe sahip değiliz" sözü bizi çok zavallı bir noktada tanımlamaktadır. bizler emeksel yabancılaşmanın ötesinde yabancılaşmanın yabancılaşmasını yaşamaya başlayan bir kuşağız. baudrillard'ın simulasyon teoreminden ödünç alırsak bizler artık gerçekliğin bile içine doğmamış durumdayız. içine doğduğumuz ortam bile bir gerçeklik simulasyonudur. bu bağlamda kaynağa ulaşmak için çaba harcasak ve ulaşsak bile sadece gerçekliğin simulasyonuna ulaşmış oluruz. bu anlamda bohr'un einstein'la yaptığı tartışmalarda söylediği gibi "doğa bize kendisini anlatmıyor sadece sorduğumuz sorulara yanıt veriyor." matematiksel dilin imgeler ve anlam boyutuyla eşleşmeyen yapısı dahilinde bile durum bu denli zavallıdır. buradaki çıkmazın iki ayağı vardır. birincisi, geçmiş ve şimdi söyleminin kurulması, yani gerçekliğin "yeniden" inşası, ikincisi ise bu inşa edilmiş gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olması.
bu ikili çıkışsızlığın ilk evresi sanıyorum endüstri devriminin ilk eleştirilerinde görülmüş olan emek yabancılaşmasıydı. gerçekliğin yeni kurgusu içinde kişi emeğine yabancılaşmış bir biçimde yaşama hapsolmuştu bu da köklerine dair bir endişe ve hatta köksüzlük hissi uyandırmaktaydı. fakat ikinci evredeki yabancılaşmada emek yabancılaşmasının ötesinde bir yabancılaşmayla kişi katı gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olduğu noktasına varmıştır. bu da yabancılaşmanın yabancılaşmasıdır. böylelikle gerçeklik artık yalnızca 2. hatta 3. boyuttan tanımlanabilir hale gelmiştir. gerçeklikle ilişkimiz tamamen askıdadır.
20 Ocak 2010 Çarşamba
giyinmek
bonibonla başlayabilirim. küçüktüm. köy mü kasaba mı ne idüğü belirsiz yerde yaşıyorduk. babam market açmıştı. o markete gidip gidip ufo şeklinde bir kutuya konmuş bonibonlardan alıyordum. hem ufosu vardı hem bonibondu. daha ne olsundu yani. her neyse. yeşil zeytinlerin kafasına tıktıkları o kırmızı şeyler hep midemi kaldırmıştır. yeşil zeytin de uzun zaman yemekten hep uzak durduğum bir şey olmuştu. sonra zamanın birinde yiyip sevdim. yine de siyah zeytin daha iyidir. tıpkı kırmızı etin beyaz etten iyi olması gibi. beynim böyle binlerce saçma eşleşmeyle dolu. sanırım artık en büyük derdim kelimelerden tiksindirilmiş olmak.
giydirilmiş kimliklerden uzun süre tiksinmiş bir şekilde ortalıkta gezindikten sonra bir de bu abuk sabuk adamların kelimeleri(e) giydirdiklerini keşfediverince bir yanım felç geçirmiş gibi oldum. ne konuşasım ne yazasım kalıverdi. isacığımı anlıyorum. şiddeti sevmiyormuş tıpkı benim gibi. o yüzden sussam yeridir. susmak öbür yanağımı dönmek gibi olacak.
bir erdeminize bir iltifat bekliyorsanız alın size bir güzel sille de benden.
ama bütün bunlar zaten sadece bir hikaye. ciddiye de alamıyorum pek. zaten onlar kendilerini fazlasıyla ciddiye alıveriyorlar. söylenecek ve dinlenecek kadar kıymetli kelimeler mi buldunuz canlarım. öyleyse hiç durmayın. hadi dökün eteğinizi. alın size bir de öbür yanak. ah canlarım ah.
giydirilmiş kimliklerden uzun süre tiksinmiş bir şekilde ortalıkta gezindikten sonra bir de bu abuk sabuk adamların kelimeleri(e) giydirdiklerini keşfediverince bir yanım felç geçirmiş gibi oldum. ne konuşasım ne yazasım kalıverdi. isacığımı anlıyorum. şiddeti sevmiyormuş tıpkı benim gibi. o yüzden sussam yeridir. susmak öbür yanağımı dönmek gibi olacak.
bir erdeminize bir iltifat bekliyorsanız alın size bir güzel sille de benden.
ama bütün bunlar zaten sadece bir hikaye. ciddiye de alamıyorum pek. zaten onlar kendilerini fazlasıyla ciddiye alıveriyorlar. söylenecek ve dinlenecek kadar kıymetli kelimeler mi buldunuz canlarım. öyleyse hiç durmayın. hadi dökün eteğinizi. alın size bir de öbür yanak. ah canlarım ah.
17 Ocak 2010 Pazar
sıcak,soğuk
sert olalım biraz. okulu bitirip işe başladığım zaman, yani 2006'da bolca the doors dinliyordum, bir hastalık haline geldi bu, jim morrison benim yerime bağırıyordu sanki, benim yerime şiirlerini okuyordu, takılıyordu..güzeldi, hala da güzeldir bu, onu dinlediğimde yalnız hissetmem kendimi, benimle konuşur sanki. Bunu hepimiz bir çok sanatçı için hissetmişizdir belki de, belki de düşünürler, şairler, yazarlar, ne bileyim işte arkadaşlar.. Sizi yalnızlığınızdan alıverir arkadaşınızla olan tahayyülünüz, birlikteliğiniz, yalnız değilsiniz korkmayın, an be an gelişiyor, sürekli değil, kırık, an be an..
Ne kadar güzel genellemeler değil mi şimdi, oh at bakalım, meydanı boş buldun zaten..seni dinlemiyorum canım.
-umurumda bile değilsin,
-sen de herkes gibisin, bütün erkekler-kadınlar-cinsiyetsizler, herkes işte, nasıl anlarsan..
çok zor sorular değil bunlar, hayatımı peşinden sürüklediğim, biliyorum, oluyor bazen bişeyler, ama biz patlıyoruz ya sanki bütün dünya da patlamalıymış gibi düşünüyoruz, zor kullanıyoruz, bazen şiddetli, bizler sadece küçük bir parçayız, ne olduğunu anlamamış, anlamayan, bazen de bunu hiç takmayan. herkes gibi yani...
Ne kadar güzel genellemeler değil mi şimdi, oh at bakalım, meydanı boş buldun zaten..seni dinlemiyorum canım.
-umurumda bile değilsin,
-sen de herkes gibisin, bütün erkekler-kadınlar-cinsiyetsizler, herkes işte, nasıl anlarsan..
çok zor sorular değil bunlar, hayatımı peşinden sürüklediğim, biliyorum, oluyor bazen bişeyler, ama biz patlıyoruz ya sanki bütün dünya da patlamalıymış gibi düşünüyoruz, zor kullanıyoruz, bazen şiddetli, bizler sadece küçük bir parçayız, ne olduğunu anlamamış, anlamayan, bazen de bunu hiç takmayan. herkes gibi yani...
cevaplar
dostları görmek sevindiriyor tabi insanı, bi şevkle doluveriyorsunuz, kayboluyorsunuz bir anda zamanın içinde..
bu günlerde bu aklıma takılıyor, ya diyorum, benim şimdiye kadarki hayatlarımda ne geçmedi ki? herşey geçiyor, bir süre dinlenmek bile istemiyorsunuz, biliyorsunuz ki o da bitecek, sıkılıyorsunuz.
Acı kederiniz de cabası, sonra çakılıyorsunuz bir an, anda kayboluyorsunuz her zaman. Beyninizin içinde patlıyor birşeyler, hiç patladığına şahit olmadığınız yanardağ oluveriyorsunuz, atabilirsiniz istediğiniz kadar, kimbilir nasıl patlayacak diye, gördüğümüz görüntülerin ötesinde bir hayalimiz var mı? yok, zannetmiyorum..
Ukalalık yapmaya gerek yok, ben kiminle konuşuyorum şu an acaba, aa tabi unutmuşum yine, Duranlarımın kaçıncısındayım bilmiyorum, yine sıkılıyorum. İşte tüm bunlardan dolayı hayatımızın acemisi oluveriyoruz, tekrar ve tekrar, hatırladıklarımız güzel şeyler olsun, kötü şeylerden ders çıkaralım, 'Doğru Ahmet' olalım, sağımıza bakalım, solumuza bakalım, güm..öl(!)
şimdi Onur arkadaşımın yazdığı yazıları okuyacam, hemen aşağıda, manifesto var bi tane, acaba?
öperim.
bu günlerde bu aklıma takılıyor, ya diyorum, benim şimdiye kadarki hayatlarımda ne geçmedi ki? herşey geçiyor, bir süre dinlenmek bile istemiyorsunuz, biliyorsunuz ki o da bitecek, sıkılıyorsunuz.
Acı kederiniz de cabası, sonra çakılıyorsunuz bir an, anda kayboluyorsunuz her zaman. Beyninizin içinde patlıyor birşeyler, hiç patladığına şahit olmadığınız yanardağ oluveriyorsunuz, atabilirsiniz istediğiniz kadar, kimbilir nasıl patlayacak diye, gördüğümüz görüntülerin ötesinde bir hayalimiz var mı? yok, zannetmiyorum..
Ukalalık yapmaya gerek yok, ben kiminle konuşuyorum şu an acaba, aa tabi unutmuşum yine, Duranlarımın kaçıncısındayım bilmiyorum, yine sıkılıyorum. İşte tüm bunlardan dolayı hayatımızın acemisi oluveriyoruz, tekrar ve tekrar, hatırladıklarımız güzel şeyler olsun, kötü şeylerden ders çıkaralım, 'Doğru Ahmet' olalım, sağımıza bakalım, solumuza bakalım, güm..öl(!)
şimdi Onur arkadaşımın yazdığı yazıları okuyacam, hemen aşağıda, manifesto var bi tane, acaba?
öperim.
12 Ocak 2010 Salı
beyaz adamın manifestosu
ben üstün, güçlü ve zeki beyaz adamım. dünya benim kontrolüme verilmiştir. ben bu yetkiyi tanrıdan almaktayım. tanrı bana bu yetkiyi üstün, güçlü ve zeki olmamdan dolayı vermiştir. dünyada tanrını koyduğu kuralları uygulamak ve onları yerleştirmek ve dahası güçlendirmek benim işimdir. bir beyaz adam olarak tarihim ilk insana kadar dayanır. zira nasıriyeli yahudi isa bile görüntü itibariyle beni andırır. ben hem görüntüm hem de kurduğum değerler sistemi bakımından 'insan nedir ve nasıl olmalıdır?' sorularının cevabına karşılık gelirim. ilk galibiyetim neandartellere karşı olmuştur. onlar daha karmaşık sesleri çıkaramadan, ben karmaşık sesleri çıkarmaya elverişli bir gırtlak yapısına sahip olarak, çeşitli sesler çıkarabilmeyi ve bu yolla konuşabilmeyi başardım. bu bahsettiklerim her ne kadar çok eskide kalmış olsa da benim evrensel değerlerimin meşruluğu zemini açısından oldukça önemlidir. çünkü karmaşık sesleri çıkarabildiğim içindir ki, endüstri devrimini de ben yaptım ve demokratik cumhuriyetleri de ben kurdum. demem odur ki, ben hem karmaşık diller geliştirdim, hem de karmaşık üretim sistemleri ve karmaşık siyasi sistemler. bütün bunların da sebebi elbette açıktır. çünkü ben tanrının kutsadığı ve bir misyonla bu dünyaya gönderdiği üstün, güçlü ve zeki beyaz adamım. bazılarınız eğer gücümün kaynağını mistifiye ettiğimi söylerse, ona kurduğum eşsiz evrensel değerleri anlatarak cevap veririm. tanrı beni üstün yaratmıştır. bu dünyadaki diğer kavimlere ve diğer canlılara nazaran ben daha güçlü ve zekiyim. fakat bu gücümü ve zekamı hep insanlığın gelişmesi için kullandığımdandır, bu güç hiç elimden alınmadı ve artarak devam etti. ben hep insanoğlunun barış ve huzur içinde yaşaması adına çarpıştım. medeniyetin en kıymetli ürünleri olan; eşitlik, kardeşlik ve özgürlük fikirlerini elimde yanan bir meşale misali dünyanın dört bir yanına taşımak için gerektiğinde canımdan vazgeçtim. renklerinden, dinlerinden, dillerinden ya da yaşadıkları coğrafyalardan dolayı bir türlü medenileşemeyen, bir türlü benim evrensel değerlerimi benimsemeyen diğer insanları da hiç şüphe duymadan kardeşim ilan ettim ve onların da müreffeh rejimler kurabilmesi için siyasi organizasyonlar dahi kurdum. onların fırsatlarını değerlendirememesinin kabahati de benim üzerime yüklendiğinde bile yüzümde yalnızca olgun bir gülümse belirdi ve bütün bu suçlamalar sırtımda bir kırbaç gibi şakladı ve ben daha çok çalıştım. tıpkı kurduğum biricik siyasi değerler sistemi gibi, inandığım o biricik ve evrensel dini de diğer insanlar öğrensinler ve böylelikle günahlarından dönsünler diye dünyanın ulaşmadığım bölgesi kalmadı. bütün bunları yaparken içimde hep iyi niyet ve acıma vardı. beyazlığın; temizliği, saflığı, iyiliği, tarafsızlığı ve tanrısal yüceliği temsil ettiğini asla aklımdan çıkarmadım. her daim insanlığın iyiliği ve güzelliği için çalışacağım ve bu yüksek ülkünün omuzlarımı çökertmesine asla izin vermeyeceğim. gerekirse bu yüksek ülküler uğrunda -daha önce binlerce kez olduğu gibi- ölümü dahi göze alacağım.
ben tanrı tarafından kutsandım ve bu görevle dünyaya gönderildim.
ben tanrı tarafından kutsandım ve bu görevle dünyaya gönderildim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)