hayat kısa,kuşlar uçuyor,başa döndük bak yine.
sevgilim ben seni bütün önyargılarımdan uzakta sevmek isterim,
seni doyasıya sevmek isterim, bir leyleğin yuvasını yapışı gibi,kura kura demek istediğim.
sevgilim ben seni kaygısız sevmek isterim..
hafif bir esintiyle oda kapısı aralandı, ses yok..
uyudu...
31 Temmuz 2010 Cumartesi
11 Temmuz 2010 Pazar
unutmak gerekiyor çoğu zaman..
ciddiyet ile ciddiyetsizlik arasında bizim durumumuz biraz belirleyici, yani dışarıdan bakanın. küçük bir çocukken çevremdeki bazı insanların ne kadar ciddi oldukları dikkatimi çekerdi, bakardım onlara, duruşları beni etkilerdi, sonra zamanla çok sıradan insanlarla karşı karşıya olduğumu anladım, hatta bir çoğunun ciddiyetle hiç alakası olmadığını da, sadece tipten duruştan yanlış yargılara varmıştım, demek ki öngörülü bir çocuk değilmişim(!)
bunlara kafa yormak boş iş çoğu zaman, kusmak istiyorum, bırakın...
ciddiyet ile ciddiyetsizlik arasında bizim durumumuz biraz belirleyici, yani dışarıdan bakanın. küçük bir çocukken çevremdeki bazı insanların ne kadar ciddi oldukları dikkatimi çekerdi, bakardım onlara, duruşları beni etkilerdi, sonra zamanla çok sıradan insanlarla karşı karşıya olduğumu anladım, hatta bir çoğunun ciddiyetle hiç alakası olmadığını da, sadece tipten duruştan yanlış yargılara varmıştım, demek ki öngörülü bir çocuk değilmişim(!)
bunlara kafa yormak boş iş çoğu zaman, kusmak istiyorum, bırakın...
3 Nisan 2010 Cumartesi
koşmak istiyorum sevgilim, herşeyin içinden kopmak istiyorum, fırlamaydım ben hatırlar mısın? hatırlamazsın, unutmuşsundur, kendi cümlelerinin tesirinden kurtulup karşındakini duymamışsındır.
koşmak istiyorum, dağa, ilerdee gözüken belli ama belirsiz mesafedeki nehire koşup atlamak istiyorum, ölmek mi istiyorum? hayır yaşamak istiyorum..
boşluk orda, burada, düş çık düş çık sıkılıyor insan haliyle, ne yapalım, hele bi dinleyelim..Herşey ne kadar etkisiz değil mi? politik olmak demek kaba siyaset yapmak değildir, iktidarı anlamaktır bir yerde,her an kurulan ve yıkılan şey yani, yıktıkça yıkmak istiyorsun ne hikmetse, hikmeti kendinden menkul, yaratmak için, korkmayalım boşluğa düşmeyiz, kimsenin aklına gelmeyen bişeyi icat edemeyiz, gayet ciddi, dinleriz, konuşuruz, çalışırız, bakalım.
öyle hemen karar vermemek lazım, bırakmak lazım kendini, ne kalacak ki elimizde? ölümümüz.
El 'che' diyor:
Üç şeye ihtiyacımız var, emek, çalışma ve silah.
Emek geleceğimizi kurmak için,
Çalışmak bilgimizi derinleştirmek için,
ve silah, devrimimizi korumak için.
İnsan öldürmeyi gayet iyi bilen bir gerillanın militarist olmaması harika, kübalıların hepsi militan, hepsi çıldırasıya dans eder, sevişir, çalışır. anti-militarist militanlar.
bugünlük saçmalama seansım bitti. istersen ciddiye alma bunların hiçbirini, kafam biraz dağınık sadece,
koşmak istiyorum, dağa, ilerdee gözüken belli ama belirsiz mesafedeki nehire koşup atlamak istiyorum, ölmek mi istiyorum? hayır yaşamak istiyorum..
boşluk orda, burada, düş çık düş çık sıkılıyor insan haliyle, ne yapalım, hele bi dinleyelim..Herşey ne kadar etkisiz değil mi? politik olmak demek kaba siyaset yapmak değildir, iktidarı anlamaktır bir yerde,her an kurulan ve yıkılan şey yani, yıktıkça yıkmak istiyorsun ne hikmetse, hikmeti kendinden menkul, yaratmak için, korkmayalım boşluğa düşmeyiz, kimsenin aklına gelmeyen bişeyi icat edemeyiz, gayet ciddi, dinleriz, konuşuruz, çalışırız, bakalım.
öyle hemen karar vermemek lazım, bırakmak lazım kendini, ne kalacak ki elimizde? ölümümüz.
El 'che' diyor:
Üç şeye ihtiyacımız var, emek, çalışma ve silah.
Emek geleceğimizi kurmak için,
Çalışmak bilgimizi derinleştirmek için,
ve silah, devrimimizi korumak için.
İnsan öldürmeyi gayet iyi bilen bir gerillanın militarist olmaması harika, kübalıların hepsi militan, hepsi çıldırasıya dans eder, sevişir, çalışır. anti-militarist militanlar.
bugünlük saçmalama seansım bitti. istersen ciddiye alma bunların hiçbirini, kafam biraz dağınık sadece,
13 Şubat 2010 Cumartesi
intihar
insanlar neden kötüdür şahenk? çünkü iyi olduklarını bilmezler onlara bunu öğretmemiz gerekir. insanlar neden mutlu değildir şahenk? çünkü onlara mutluluk öğretilmemiştir. onlara bunu da öğretmeliyiz şahenk. isim benzerlikleri kişileri yakın kılar mı bilmem şahenk. fakat şatov dahi tanrıya inanmaktadır ve inanılması gerektiğinde de inatla mutabıktır. fakat bunlar konu değil. şehirdeki fareler patır patır ölüyorsa ve bir salgının habercisi olaraktan da insanlar da aniden ölmeye başlamışsa hala o şehrin valisi önlem almaktan neden imtina eder şatov ya da şahenk? ya da insan eninde sonunda intihara mı kenetlenmelidir? tek yol olarak yani tek ontolojik sonuç olarak önümüze bunu koyabilen son derece yıkıcı bir felsefi gelenekten mi medeniyet bekliyoruz aleksey? hayır beklemiyorum vladimir. ben beklemiyorum sayın rieux. ben hayatın güzelliğine ve yaşama inanan satırlar bekliyorum.
ruhumuzu şeytan satmak bir fikir midir sabahattin? ruhumuzu şeytana satmayı teklif eden bir yazar diyor ki "gerektiğinde ya çekiç olacaksın ya da örs." bu noktayı vurguluyorum. gerektiğinde ya çekiç ol ya da örs karl. bir de sanırım etrafındaki kokunun etkisinden dolayı saçmalamış diyebileceğimiz kadar ileri gitmiş biri var. gülbahçesinin kokuları aklını başından almış olmalı. en azından bunu anlatıcının betimlemesinden böyle tahmin ediyoruz. bize diyor ki "bütün evrenin krallığı bir damla insan kanına değmez". ah hadi ama pyotr ekşitme suratını. hemen şu banal donuk toplumlar yaftanı kafanda döndürmeye başlama. intiharı olumlamıyor diye bu sayfayı yırtıp atma. çok sesli korolarınız da sizin olabilir pek sevgili düşesim. intiharın aşkın anlamlarına ve hiçliğe. yaşama ölüme ve aşka. tanrı varsa bile bunun bizle bir ilgisi olmadığı açıktır. değil mi şatov. öyledir ekselansları.
-------------------------------------------------------------------------------------
düşündüğümüz kadar yalnız değiliz. her şey düşündüğümüz kadar kötü değil. gelecek düşündüğümüz kadar karanlık değil. düşündüğümüz kadar büyük ya da küçük değil dünya. evren düşündüğümüz kadar duyarlı değil. ve düşündüğümüz düşünceler yalnızca birer düş.
düşündüğümüzden daha yalnızız. düşüncelerimiz yalnızca birer mübalağa. bir göbekli mercek misali beynimiz neye eğilse onu kocaman yapıyor. beynimizle tanrıya eğilsek o da kocaman olur. susmak da gerekir bazen. söylediklerin yetmeyince gevelemelere kapılmamak gerek. öyle zamanlarda birkaç mide bulandırıcı aforizma bilmeli insan. mesela durup dururken napolyon ne demiş para para para diyebilmeli insan. bu yeterince ahmakça. daha fazla üzerinde durulmamalı. düşündüğümüzden daha fazla yalnızız. ne kadar yalnız olduğumuzu düşünemeyecek kadar da kısıtlanmış bir ahmaklığın içindeyiz. o yüzden yalnızlığımızı abartıp abartıp yüzümüze vuran o feylesof bozuntularına karşı büyük bir tiksinti besliyoruz. onları yolda yakalasak suratlarına sıçmanın hayali içindeyiz. neyse ki onlar da sokaklarda gezmiyorlar. kafalarını kitapların içine sokup sokup çıkartıyorlar. binlerce kez ana karnından çıkar gibi. tekrar uyanıyorlar ve ağlıyorlar. oysa biz. bir kez ağlıyoruz ve sonra da ağlamak erkek adama yaraşmaz diyoruz. adam kelimesini de (man) insan yerine kullanarak insanı kaba saba güçlü kuvvetli etrafını değiştirmeye kudreti olan bir primat olarak tahayyül ediyoruz. maymun mu hadi ordan. gayet de mükemmel demektir primat. seni cahil adam. şimdi al başını koltuğunun arasına ve defol buradan. sen düşünmüyorsun yalnızca abartıyorsun. düşüneceksen düşünebildiğinden daha büyük bir yalnızlık düşün. ama onu düşünemiyorsan düşünme.
ruhumuzu şeytan satmak bir fikir midir sabahattin? ruhumuzu şeytana satmayı teklif eden bir yazar diyor ki "gerektiğinde ya çekiç olacaksın ya da örs." bu noktayı vurguluyorum. gerektiğinde ya çekiç ol ya da örs karl. bir de sanırım etrafındaki kokunun etkisinden dolayı saçmalamış diyebileceğimiz kadar ileri gitmiş biri var. gülbahçesinin kokuları aklını başından almış olmalı. en azından bunu anlatıcının betimlemesinden böyle tahmin ediyoruz. bize diyor ki "bütün evrenin krallığı bir damla insan kanına değmez". ah hadi ama pyotr ekşitme suratını. hemen şu banal donuk toplumlar yaftanı kafanda döndürmeye başlama. intiharı olumlamıyor diye bu sayfayı yırtıp atma. çok sesli korolarınız da sizin olabilir pek sevgili düşesim. intiharın aşkın anlamlarına ve hiçliğe. yaşama ölüme ve aşka. tanrı varsa bile bunun bizle bir ilgisi olmadığı açıktır. değil mi şatov. öyledir ekselansları.
-------------------------------------------------------------------------------------
düşündüğümüz kadar yalnız değiliz. her şey düşündüğümüz kadar kötü değil. gelecek düşündüğümüz kadar karanlık değil. düşündüğümüz kadar büyük ya da küçük değil dünya. evren düşündüğümüz kadar duyarlı değil. ve düşündüğümüz düşünceler yalnızca birer düş.
düşündüğümüzden daha yalnızız. düşüncelerimiz yalnızca birer mübalağa. bir göbekli mercek misali beynimiz neye eğilse onu kocaman yapıyor. beynimizle tanrıya eğilsek o da kocaman olur. susmak da gerekir bazen. söylediklerin yetmeyince gevelemelere kapılmamak gerek. öyle zamanlarda birkaç mide bulandırıcı aforizma bilmeli insan. mesela durup dururken napolyon ne demiş para para para diyebilmeli insan. bu yeterince ahmakça. daha fazla üzerinde durulmamalı. düşündüğümüzden daha fazla yalnızız. ne kadar yalnız olduğumuzu düşünemeyecek kadar da kısıtlanmış bir ahmaklığın içindeyiz. o yüzden yalnızlığımızı abartıp abartıp yüzümüze vuran o feylesof bozuntularına karşı büyük bir tiksinti besliyoruz. onları yolda yakalasak suratlarına sıçmanın hayali içindeyiz. neyse ki onlar da sokaklarda gezmiyorlar. kafalarını kitapların içine sokup sokup çıkartıyorlar. binlerce kez ana karnından çıkar gibi. tekrar uyanıyorlar ve ağlıyorlar. oysa biz. bir kez ağlıyoruz ve sonra da ağlamak erkek adama yaraşmaz diyoruz. adam kelimesini de (man) insan yerine kullanarak insanı kaba saba güçlü kuvvetli etrafını değiştirmeye kudreti olan bir primat olarak tahayyül ediyoruz. maymun mu hadi ordan. gayet de mükemmel demektir primat. seni cahil adam. şimdi al başını koltuğunun arasına ve defol buradan. sen düşünmüyorsun yalnızca abartıyorsun. düşüneceksen düşünebildiğinden daha büyük bir yalnızlık düşün. ama onu düşünemiyorsan düşünme.
yıkıcı felsefe
sonra ağzının içine silahı dayarken durdu. dudaklarında aptalca bir gülümseme belirdi. hayatına girmiş bütün "öğretmen"lerini düşündü. ilkokul karnelerindeki "zeki ama yeteri kadar çalışmıyor" ifadelerini. bütün hocalarına dağılmış kafasının resmini yollamak geçti içinden. resmin arkasına da "elimden geleni yaptım" yazmak istiyordu. elinden gelen buydu. hocaları da dahil olmak üzere bütün insanlar yani gelmiş geçmiş tüm insanlık, yani milyonlarca yıllık bütün bu insanoğlu şunu anlayamamıştı; onun elinden gelen buydu. kullanılmayan potansiyelin varlığı kimseyi ilgilendirmez. o yalnızca bir ütopyadır. ne ciddiye alınacak bir yanı vardır ne de gerçeğe dönüşmeye bir eğilimi. yoklukla eşdeğerdir kısaca. sonra şu ilkokulda taktıkları yakalar geldi aklına. silahı bırakıp o yakalardan birini bulsam sonra da onunla mı assam kendimi diye düşündü. simge yüklü bir ölüm olmaz mıydı. olabilirdi. ölürken bile simgelerle uğraşıyordu. tanrıya inanan bir insan ölürken bile simgelere ve seremonilere kıymet atfedebilir fakat ya inanmayan bir insan. o insan için anlamın sonsuzlukta eşleştiği bir anlam grubu yoktur. yani bütün anlam ipleri gelip gelip ölümün karanlığına teslim olurlar. geriye yazı kalır ve insanlık tarihi. başka da bir şey değil. fakat böyle bir insan bile simgelere kapılmak isteyebilir. sırf kendini insanoğlunun o uzun yolculuğuna eklemleyebilmek için. karışmak arzusudur yani bu. tıpkı tanrıya inanıp sonsuzlaşmak gibi, insana inanıp da sonsuzlaşabilir yani kişi. diğer bir deyişle bütün bu biriktirilmiş macerası insanoğlunun en az tanrının sonsuzluğu kadar ilgi çekici ve kışkırtıcı olabilir. ve kişi kendini koşulsuz bir biçimde ve "materyalist" bir düşünsel kimlikle kendini oraya bağlayabilir. buna bir mistisizm atamak ne kadar doğrudur ya da ne kadar gerçekçidir onu bu metni kaleme alan kişi bilecek durumda değildir. fakat bunu bilebilecek bir çok aklı başında insan sokaklarda mevcuttur ve kolay bir anket çalışmasıyla bütün bu verilere ulaşılabilir. ama insan kendini ilkokulda önlüğüne taktığı beyaz yakalarından biriyle asacaksa ve bunu da sırf o zekiydi ama çalışmıyordu diyen hocalarının inadına yapacaksa materyalist olması gerçekten mantıklı bir seçimdir.
25 Ocak 2010 Pazartesi
(
tarih okuyorum biraz, Onur'un bahsettiği geçmiş, kişilik,yabancılaşmaların içerisinde, bilmiyorum, inansam mı acaba okuduklarıma yoksa bana eleştirmeyi salık veren aklıma ve ruhuma mı takılsam, inansam ona, ah zavallı küçük insan daha bir karar bile veremiyorsun, zavallı..
ama insan zevalsiz değildir di mi yani, insan zalimdir, zavallı insan.
ne oldu yani, düşündük ve keşfettik de ne oldu, hiç bir şey. şiddete çarpıyoruz, maddeye, bizi kırıyor, sabahtan akşama, yok ediliyoruz, yok oluyoruz. herşey kesik kesik buralarda, kusuruna bakmayın Duran'ın, sizleri üzmek istemez, onurlu ve gururluluktur esası işin. İnsan hayatını yaşamalıdır, ölecek olan kendisidir, başkası değil.
nasıl istiyorsa öyle, olan da bu oluyor zaten, kimse başkasının hayatını yaşamıyor, işte bu belki de meselelerden biri, yaşamasın da zaten, yanılgılar içinde de geçebilir hayat, ne biliyorsunuz, çıkış noktası bir politik düşünmekten geçiyor bence..bu da değişiyor belki insandan insana ancak insanı düşünün, biricik insan, doğdu ve takılmaya başladı ne olduğunu bilmediği bir yerde, tanımaya başladı, sonra bazısı hemen itaate alıştı, içlerine kapandılar, ebedi suskunluğun içinde, sikile sikile hayatlarına devam ettier, ediyorlar.. bazıları da hissetti bişeyleri, yüz çevirdi onlara sırt çevirmedi, baktı. yaşadı, direndi kendince, başkalarına baktı, ötekini anlamaya çalıştı, dünyanın dağlarını ben yaratmadım demeyi öğrendi, denyoluğa karşı, tahakküme karşı savaştı, savaşıyor, oh ediyor, kıskananlar utansın, sikilmek is te mi yo rum.
kolay oldu bak, hemen kelimeleri yan yana getiriyorsun, çığlık atmış oluyorsun, ben içimde her an çığlık halinde olurum bazen, I can't get no satisfaction!
no no nno..
ne var elimizde, olduğumuz kadarız, kaygılarımız kadar, siz pazar yerindeki sinekler olmayın, bizler pislik yayıcılar değiliz, o kadar kötü olmayı bileniniz var mı? ben bilmiyorum şahsen, tabi insanlara sorarsanız her şey meşrudur, yani yukarıya çıkan kişi ayaklarının altında ne olduğuyla pek ilgilenmiyor, bir insan alttaki çoğu zaman..
dünya dönüyor, yağmur yağıyor Amed'e, kendi halinde zaman, çay içecem bi tane..çok güzel bir meksikalı kadın dinliyorum, rahat bir kadın).
ama insan zevalsiz değildir di mi yani, insan zalimdir, zavallı insan.
ne oldu yani, düşündük ve keşfettik de ne oldu, hiç bir şey. şiddete çarpıyoruz, maddeye, bizi kırıyor, sabahtan akşama, yok ediliyoruz, yok oluyoruz. herşey kesik kesik buralarda, kusuruna bakmayın Duran'ın, sizleri üzmek istemez, onurlu ve gururluluktur esası işin. İnsan hayatını yaşamalıdır, ölecek olan kendisidir, başkası değil.
nasıl istiyorsa öyle, olan da bu oluyor zaten, kimse başkasının hayatını yaşamıyor, işte bu belki de meselelerden biri, yaşamasın da zaten, yanılgılar içinde de geçebilir hayat, ne biliyorsunuz, çıkış noktası bir politik düşünmekten geçiyor bence..bu da değişiyor belki insandan insana ancak insanı düşünün, biricik insan, doğdu ve takılmaya başladı ne olduğunu bilmediği bir yerde, tanımaya başladı, sonra bazısı hemen itaate alıştı, içlerine kapandılar, ebedi suskunluğun içinde, sikile sikile hayatlarına devam ettier, ediyorlar.. bazıları da hissetti bişeyleri, yüz çevirdi onlara sırt çevirmedi, baktı. yaşadı, direndi kendince, başkalarına baktı, ötekini anlamaya çalıştı, dünyanın dağlarını ben yaratmadım demeyi öğrendi, denyoluğa karşı, tahakküme karşı savaştı, savaşıyor, oh ediyor, kıskananlar utansın, sikilmek is te mi yo rum.
kolay oldu bak, hemen kelimeleri yan yana getiriyorsun, çığlık atmış oluyorsun, ben içimde her an çığlık halinde olurum bazen, I can't get no satisfaction!
no no nno..
ne var elimizde, olduğumuz kadarız, kaygılarımız kadar, siz pazar yerindeki sinekler olmayın, bizler pislik yayıcılar değiliz, o kadar kötü olmayı bileniniz var mı? ben bilmiyorum şahsen, tabi insanlara sorarsanız her şey meşrudur, yani yukarıya çıkan kişi ayaklarının altında ne olduğuyla pek ilgilenmiyor, bir insan alttaki çoğu zaman..
dünya dönüyor, yağmur yağıyor Amed'e, kendi halinde zaman, çay içecem bi tane..çok güzel bir meksikalı kadın dinliyorum, rahat bir kadın).
24 Ocak 2010 Pazar
-?-
şöyle başlayalım. bugün burada yaşamakta olduğumuz hayatın belirlenmemiş ve kendimizce şekillendirilmiş olduğunu iddia etmemiz büyük ölçüde yanlışlarla dolu olur. diğer bir deyişle; kurmacanın ortasına doğmuş durumdayız. "kurmaca"ya karşı koyabilmek içinse diğer "kurmaca"ların içine karışmak zorunda kalıyoruz. o yüzden kurmacalar iki şeyi çok severek benimsiyorlar. birincisi, terimleri. ikincisi, imgeleri. bu terim ve imgeler aracılığıyla kurdukları kurgu hem daha katı bir gerçekliğe dönüşüyor hem de imgeler yoluyla gerçeklikle bir eşleşme sağlayabiliyor. bu terim ve imgeler yoluyla kurmacaların sağladığı diğer fayda ise bir tür meşruluk ve inandırıcılık oluyor.
tarihsel akışın çok kısa (bir insan ömrü) ve kısıtlı (bir coğrafya ve erişebildiği bilgi kaynakları) bir kesimine yine çok kısıtlı bir biçimde şahit olan birey, iki şekilde kurmacaların oyun alanına dahil olur. birincisi ona sunulacak bir "geçmiş söylemi" oluşturulmalıdır. ikincisi aslında bu ilk ilkeyle eşgüdümlüdür. o da "şimdi söylemi"dir. geçmiş söylemi üretimi bir çok şeyin belirleyicisi olması nedeniyle can alıcıdır. geçmiş söylemi kişinin aidiyetlerini biçimlendirmek üzere kullanılır. kişi tarihsel akışın çok kısa ve kısıtlı bir kesimine erişebildiği için geçmiş söylemi kişinin aidiyet geliştirme mekanizması üzerinde önemli rol oynar. geçmiş söylemini yaratan "dil" de hiç kuşkusuz bugünün söyleminin kurulmasında çok kritik bir rol oynar. böylelikle iki türlü gerçeklik "kurulmuş" olur. geçmişin gerçekliği ve şimdinin gerçekliği. fakat burada asıl olarak üzerinde durmamız gerekn nokta başta belirtilen noktadır. zira "kurulmuş" bu gerçekliğin karşısında durabilmek için de "diğer kurulmuş" gerçekliklerin alanına girmek zorunda kalır kişi. bütün bunların suçlusu olarak akla ilk olarak dil gelmelidir. çünkü dil imgeleri bir kurguya hapseder. herhangi bir sözlük açıp baktığınız zaman karşınıza çıkan şey portakal sözcüğü için yuvarlak ve turuncu renkli bir meyvanın resmi değildir. mesela türk dil kurumunun sözlüğünde portakala biçilen tanım şöyledir:
portakal:
a. bit. b. 1. Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, yaprakları sert bir ağaç (Citrus aurantium). 2. Bu ağacın turuncu renkli, yuvarlak ve kabuğu güzel kokulu meyvesi.
imge, imgeliğinden çıkarılmış ve bir "anlam" hapishanesine kapatılmıştır. işte kurgu bu anlamları bozar, yıkar, yeniden yapar ve tekrar eder. böylelikle gerçeklik algımız bozulur, yeniden yapılır ve tekrar ettirilir.
gözleri gören insan, gözleri görmeyen insan, kulakları duyan insan ve kulakları duymayan insan. hepsinin ortaklaştığı şey aslında basittir: imge. yani aslında üleştiğimiz ortak payda gerçekliğin el değmemiş halidir. fakat dil o el değmemiş hale yeni bir şekil biçer ve bizi o kurguya hapseder. sanırım bu nedenledir ki, siyasal sistemler kendilerini dinç tutabilmek için heykellere sıklıkla başvururlar. zira imgeler yoluyla yaratılmış olan "geçmiş söylemi" en kuvvetli biçimde bu yolla ayakta kalır. elbette diğeri de terim ve kavramlardır. siyasal sistemlerin kurgularını kurgulamak için kurdukları terim ve kavramlar. bunları belirli etimolojik çerçevelerde ve bilinçli bir biçimde kurdukları da kuşku götürmez bir gerçektir. kısa ve öz bir biçimde söylemeye çalışırsak propaganda dört başı mağmur ve bilinçli bir gerçeklik kurmak üzere yapılır. bu gerçeklik ne kadar katı olursa o kadar inandırıcı olacaktır.
hawking'in "modelden bağımsız bir gerçekliğe sahip değiliz" sözü bizi çok zavallı bir noktada tanımlamaktadır. bizler emeksel yabancılaşmanın ötesinde yabancılaşmanın yabancılaşmasını yaşamaya başlayan bir kuşağız. baudrillard'ın simulasyon teoreminden ödünç alırsak bizler artık gerçekliğin bile içine doğmamış durumdayız. içine doğduğumuz ortam bile bir gerçeklik simulasyonudur. bu bağlamda kaynağa ulaşmak için çaba harcasak ve ulaşsak bile sadece gerçekliğin simulasyonuna ulaşmış oluruz. bu anlamda bohr'un einstein'la yaptığı tartışmalarda söylediği gibi "doğa bize kendisini anlatmıyor sadece sorduğumuz sorulara yanıt veriyor." matematiksel dilin imgeler ve anlam boyutuyla eşleşmeyen yapısı dahilinde bile durum bu denli zavallıdır. buradaki çıkmazın iki ayağı vardır. birincisi, geçmiş ve şimdi söyleminin kurulması, yani gerçekliğin "yeniden" inşası, ikincisi ise bu inşa edilmiş gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olması.
bu ikili çıkışsızlığın ilk evresi sanıyorum endüstri devriminin ilk eleştirilerinde görülmüş olan emek yabancılaşmasıydı. gerçekliğin yeni kurgusu içinde kişi emeğine yabancılaşmış bir biçimde yaşama hapsolmuştu bu da köklerine dair bir endişe ve hatta köksüzlük hissi uyandırmaktaydı. fakat ikinci evredeki yabancılaşmada emek yabancılaşmasının ötesinde bir yabancılaşmayla kişi katı gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olduğu noktasına varmıştır. bu da yabancılaşmanın yabancılaşmasıdır. böylelikle gerçeklik artık yalnızca 2. hatta 3. boyuttan tanımlanabilir hale gelmiştir. gerçeklikle ilişkimiz tamamen askıdadır.
tarihsel akışın çok kısa (bir insan ömrü) ve kısıtlı (bir coğrafya ve erişebildiği bilgi kaynakları) bir kesimine yine çok kısıtlı bir biçimde şahit olan birey, iki şekilde kurmacaların oyun alanına dahil olur. birincisi ona sunulacak bir "geçmiş söylemi" oluşturulmalıdır. ikincisi aslında bu ilk ilkeyle eşgüdümlüdür. o da "şimdi söylemi"dir. geçmiş söylemi üretimi bir çok şeyin belirleyicisi olması nedeniyle can alıcıdır. geçmiş söylemi kişinin aidiyetlerini biçimlendirmek üzere kullanılır. kişi tarihsel akışın çok kısa ve kısıtlı bir kesimine erişebildiği için geçmiş söylemi kişinin aidiyet geliştirme mekanizması üzerinde önemli rol oynar. geçmiş söylemini yaratan "dil" de hiç kuşkusuz bugünün söyleminin kurulmasında çok kritik bir rol oynar. böylelikle iki türlü gerçeklik "kurulmuş" olur. geçmişin gerçekliği ve şimdinin gerçekliği. fakat burada asıl olarak üzerinde durmamız gerekn nokta başta belirtilen noktadır. zira "kurulmuş" bu gerçekliğin karşısında durabilmek için de "diğer kurulmuş" gerçekliklerin alanına girmek zorunda kalır kişi. bütün bunların suçlusu olarak akla ilk olarak dil gelmelidir. çünkü dil imgeleri bir kurguya hapseder. herhangi bir sözlük açıp baktığınız zaman karşınıza çıkan şey portakal sözcüğü için yuvarlak ve turuncu renkli bir meyvanın resmi değildir. mesela türk dil kurumunun sözlüğünde portakala biçilen tanım şöyledir:
portakal:
a. bit. b. 1. Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, yaprakları sert bir ağaç (Citrus aurantium). 2. Bu ağacın turuncu renkli, yuvarlak ve kabuğu güzel kokulu meyvesi.
imge, imgeliğinden çıkarılmış ve bir "anlam" hapishanesine kapatılmıştır. işte kurgu bu anlamları bozar, yıkar, yeniden yapar ve tekrar eder. böylelikle gerçeklik algımız bozulur, yeniden yapılır ve tekrar ettirilir.
gözleri gören insan, gözleri görmeyen insan, kulakları duyan insan ve kulakları duymayan insan. hepsinin ortaklaştığı şey aslında basittir: imge. yani aslında üleştiğimiz ortak payda gerçekliğin el değmemiş halidir. fakat dil o el değmemiş hale yeni bir şekil biçer ve bizi o kurguya hapseder. sanırım bu nedenledir ki, siyasal sistemler kendilerini dinç tutabilmek için heykellere sıklıkla başvururlar. zira imgeler yoluyla yaratılmış olan "geçmiş söylemi" en kuvvetli biçimde bu yolla ayakta kalır. elbette diğeri de terim ve kavramlardır. siyasal sistemlerin kurgularını kurgulamak için kurdukları terim ve kavramlar. bunları belirli etimolojik çerçevelerde ve bilinçli bir biçimde kurdukları da kuşku götürmez bir gerçektir. kısa ve öz bir biçimde söylemeye çalışırsak propaganda dört başı mağmur ve bilinçli bir gerçeklik kurmak üzere yapılır. bu gerçeklik ne kadar katı olursa o kadar inandırıcı olacaktır.
hawking'in "modelden bağımsız bir gerçekliğe sahip değiliz" sözü bizi çok zavallı bir noktada tanımlamaktadır. bizler emeksel yabancılaşmanın ötesinde yabancılaşmanın yabancılaşmasını yaşamaya başlayan bir kuşağız. baudrillard'ın simulasyon teoreminden ödünç alırsak bizler artık gerçekliğin bile içine doğmamış durumdayız. içine doğduğumuz ortam bile bir gerçeklik simulasyonudur. bu bağlamda kaynağa ulaşmak için çaba harcasak ve ulaşsak bile sadece gerçekliğin simulasyonuna ulaşmış oluruz. bu anlamda bohr'un einstein'la yaptığı tartışmalarda söylediği gibi "doğa bize kendisini anlatmıyor sadece sorduğumuz sorulara yanıt veriyor." matematiksel dilin imgeler ve anlam boyutuyla eşleşmeyen yapısı dahilinde bile durum bu denli zavallıdır. buradaki çıkmazın iki ayağı vardır. birincisi, geçmiş ve şimdi söyleminin kurulması, yani gerçekliğin "yeniden" inşası, ikincisi ise bu inşa edilmiş gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olması.
bu ikili çıkışsızlığın ilk evresi sanıyorum endüstri devriminin ilk eleştirilerinde görülmüş olan emek yabancılaşmasıydı. gerçekliğin yeni kurgusu içinde kişi emeğine yabancılaşmış bir biçimde yaşama hapsolmuştu bu da köklerine dair bir endişe ve hatta köksüzlük hissi uyandırmaktaydı. fakat ikinci evredeki yabancılaşmada emek yabancılaşmasının ötesinde bir yabancılaşmayla kişi katı gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olduğu noktasına varmıştır. bu da yabancılaşmanın yabancılaşmasıdır. böylelikle gerçeklik artık yalnızca 2. hatta 3. boyuttan tanımlanabilir hale gelmiştir. gerçeklikle ilişkimiz tamamen askıdadır.
20 Ocak 2010 Çarşamba
giyinmek
bonibonla başlayabilirim. küçüktüm. köy mü kasaba mı ne idüğü belirsiz yerde yaşıyorduk. babam market açmıştı. o markete gidip gidip ufo şeklinde bir kutuya konmuş bonibonlardan alıyordum. hem ufosu vardı hem bonibondu. daha ne olsundu yani. her neyse. yeşil zeytinlerin kafasına tıktıkları o kırmızı şeyler hep midemi kaldırmıştır. yeşil zeytin de uzun zaman yemekten hep uzak durduğum bir şey olmuştu. sonra zamanın birinde yiyip sevdim. yine de siyah zeytin daha iyidir. tıpkı kırmızı etin beyaz etten iyi olması gibi. beynim böyle binlerce saçma eşleşmeyle dolu. sanırım artık en büyük derdim kelimelerden tiksindirilmiş olmak.
giydirilmiş kimliklerden uzun süre tiksinmiş bir şekilde ortalıkta gezindikten sonra bir de bu abuk sabuk adamların kelimeleri(e) giydirdiklerini keşfediverince bir yanım felç geçirmiş gibi oldum. ne konuşasım ne yazasım kalıverdi. isacığımı anlıyorum. şiddeti sevmiyormuş tıpkı benim gibi. o yüzden sussam yeridir. susmak öbür yanağımı dönmek gibi olacak.
bir erdeminize bir iltifat bekliyorsanız alın size bir güzel sille de benden.
ama bütün bunlar zaten sadece bir hikaye. ciddiye de alamıyorum pek. zaten onlar kendilerini fazlasıyla ciddiye alıveriyorlar. söylenecek ve dinlenecek kadar kıymetli kelimeler mi buldunuz canlarım. öyleyse hiç durmayın. hadi dökün eteğinizi. alın size bir de öbür yanak. ah canlarım ah.
giydirilmiş kimliklerden uzun süre tiksinmiş bir şekilde ortalıkta gezindikten sonra bir de bu abuk sabuk adamların kelimeleri(e) giydirdiklerini keşfediverince bir yanım felç geçirmiş gibi oldum. ne konuşasım ne yazasım kalıverdi. isacığımı anlıyorum. şiddeti sevmiyormuş tıpkı benim gibi. o yüzden sussam yeridir. susmak öbür yanağımı dönmek gibi olacak.
bir erdeminize bir iltifat bekliyorsanız alın size bir güzel sille de benden.
ama bütün bunlar zaten sadece bir hikaye. ciddiye de alamıyorum pek. zaten onlar kendilerini fazlasıyla ciddiye alıveriyorlar. söylenecek ve dinlenecek kadar kıymetli kelimeler mi buldunuz canlarım. öyleyse hiç durmayın. hadi dökün eteğinizi. alın size bir de öbür yanak. ah canlarım ah.
17 Ocak 2010 Pazar
sıcak,soğuk
sert olalım biraz. okulu bitirip işe başladığım zaman, yani 2006'da bolca the doors dinliyordum, bir hastalık haline geldi bu, jim morrison benim yerime bağırıyordu sanki, benim yerime şiirlerini okuyordu, takılıyordu..güzeldi, hala da güzeldir bu, onu dinlediğimde yalnız hissetmem kendimi, benimle konuşur sanki. Bunu hepimiz bir çok sanatçı için hissetmişizdir belki de, belki de düşünürler, şairler, yazarlar, ne bileyim işte arkadaşlar.. Sizi yalnızlığınızdan alıverir arkadaşınızla olan tahayyülünüz, birlikteliğiniz, yalnız değilsiniz korkmayın, an be an gelişiyor, sürekli değil, kırık, an be an..
Ne kadar güzel genellemeler değil mi şimdi, oh at bakalım, meydanı boş buldun zaten..seni dinlemiyorum canım.
-umurumda bile değilsin,
-sen de herkes gibisin, bütün erkekler-kadınlar-cinsiyetsizler, herkes işte, nasıl anlarsan..
çok zor sorular değil bunlar, hayatımı peşinden sürüklediğim, biliyorum, oluyor bazen bişeyler, ama biz patlıyoruz ya sanki bütün dünya da patlamalıymış gibi düşünüyoruz, zor kullanıyoruz, bazen şiddetli, bizler sadece küçük bir parçayız, ne olduğunu anlamamış, anlamayan, bazen de bunu hiç takmayan. herkes gibi yani...
Ne kadar güzel genellemeler değil mi şimdi, oh at bakalım, meydanı boş buldun zaten..seni dinlemiyorum canım.
-umurumda bile değilsin,
-sen de herkes gibisin, bütün erkekler-kadınlar-cinsiyetsizler, herkes işte, nasıl anlarsan..
çok zor sorular değil bunlar, hayatımı peşinden sürüklediğim, biliyorum, oluyor bazen bişeyler, ama biz patlıyoruz ya sanki bütün dünya da patlamalıymış gibi düşünüyoruz, zor kullanıyoruz, bazen şiddetli, bizler sadece küçük bir parçayız, ne olduğunu anlamamış, anlamayan, bazen de bunu hiç takmayan. herkes gibi yani...
cevaplar
dostları görmek sevindiriyor tabi insanı, bi şevkle doluveriyorsunuz, kayboluyorsunuz bir anda zamanın içinde..
bu günlerde bu aklıma takılıyor, ya diyorum, benim şimdiye kadarki hayatlarımda ne geçmedi ki? herşey geçiyor, bir süre dinlenmek bile istemiyorsunuz, biliyorsunuz ki o da bitecek, sıkılıyorsunuz.
Acı kederiniz de cabası, sonra çakılıyorsunuz bir an, anda kayboluyorsunuz her zaman. Beyninizin içinde patlıyor birşeyler, hiç patladığına şahit olmadığınız yanardağ oluveriyorsunuz, atabilirsiniz istediğiniz kadar, kimbilir nasıl patlayacak diye, gördüğümüz görüntülerin ötesinde bir hayalimiz var mı? yok, zannetmiyorum..
Ukalalık yapmaya gerek yok, ben kiminle konuşuyorum şu an acaba, aa tabi unutmuşum yine, Duranlarımın kaçıncısındayım bilmiyorum, yine sıkılıyorum. İşte tüm bunlardan dolayı hayatımızın acemisi oluveriyoruz, tekrar ve tekrar, hatırladıklarımız güzel şeyler olsun, kötü şeylerden ders çıkaralım, 'Doğru Ahmet' olalım, sağımıza bakalım, solumuza bakalım, güm..öl(!)
şimdi Onur arkadaşımın yazdığı yazıları okuyacam, hemen aşağıda, manifesto var bi tane, acaba?
öperim.
bu günlerde bu aklıma takılıyor, ya diyorum, benim şimdiye kadarki hayatlarımda ne geçmedi ki? herşey geçiyor, bir süre dinlenmek bile istemiyorsunuz, biliyorsunuz ki o da bitecek, sıkılıyorsunuz.
Acı kederiniz de cabası, sonra çakılıyorsunuz bir an, anda kayboluyorsunuz her zaman. Beyninizin içinde patlıyor birşeyler, hiç patladığına şahit olmadığınız yanardağ oluveriyorsunuz, atabilirsiniz istediğiniz kadar, kimbilir nasıl patlayacak diye, gördüğümüz görüntülerin ötesinde bir hayalimiz var mı? yok, zannetmiyorum..
Ukalalık yapmaya gerek yok, ben kiminle konuşuyorum şu an acaba, aa tabi unutmuşum yine, Duranlarımın kaçıncısındayım bilmiyorum, yine sıkılıyorum. İşte tüm bunlardan dolayı hayatımızın acemisi oluveriyoruz, tekrar ve tekrar, hatırladıklarımız güzel şeyler olsun, kötü şeylerden ders çıkaralım, 'Doğru Ahmet' olalım, sağımıza bakalım, solumuza bakalım, güm..öl(!)
şimdi Onur arkadaşımın yazdığı yazıları okuyacam, hemen aşağıda, manifesto var bi tane, acaba?
öperim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)