23 Kasım 2008 Pazar

müzik

nomadic kardeş eğer hala blogu ziyaret ediyorsan
kardeş blog ilan edebileceğin siteyle tanıştırayım seni :)
sevgilerimle.


http://evrensellmuzik.blogspot.com/

11 Ekim 2008 Cumartesi

no madic no!

bakalım eskisi gibi anlatabilecek miyim derdimi...

kelimeleri unutuyorum zira bu aralar.
çocuklar gibi eblek gebelek konuşmaya çalışıyorum.
kısa bir tekrar yapacağız, son iki yüzyıllık dünya tarihine kısa bir tekrar.

öyleyse önce şununla başlayalım,
elimizden alınan şey "varolan" tek şeydir.
elimizden "kendi"mizi alıyorlar.
küçük bir kesinti yaparak, fakat bu kesintiyle ilerleyelim. "bülbülü altın kafese koymuşlar, yurdum demiş" bülbülün yurdu neresidir peki. bu hikayeyi bize neden anlatırlar? anafikri nedir bu hikayenin? bize vatanseverlik enjekte etme isteyidir anafikir. halbuki kim dönüp sorar bülbülün yurdu neresidir diye? bülbülün yurdu göklerdir. bülbülün yurdu özgürlüktür. bülbül bile özgürlüğüne düşkündür. özgürlüğünü özlemektedir. dahası bülbül bile altın kafesin saçmalığının farkındadır. biz farkında mıyız? cebimizdeki, etrafımızdaki küçük renkli ekranlarda bir hayat arıyoruz. o renkli, o cafcaflı çerçevelerde "kendimizi" arıyoruz. işin daha kötü yanı da var. buluyoruz.

aşık olduğumuzu sanıyoruz, hüzünlendiğimizi, öfkelendiğimizi, ağladığımızı... sizlere bu ıssız çöl gecesinden üzülerek ve utanarak bildiriyorum ki; hepsi yalandı.

sevmedik, üzülmedik, ağlamadık.
kandırıldığımızı da iddia etmeyeceğim size.
ben buna gönüllü kandığımıza inanmışlardanım. eski bir hikaye babam anlatırdı. dedem batmanda köyün yakınlarında bir tarlada çalışırken, gömülü bir kil kavanoz bulmuş, kırınca ne görsün, içi altın dolu. uzun süre ne yapacağını bilememiş. öylece saklamış altınları. sonra ankara'ya gelince bir arkadaşı "ünlü bir tacirde kocaman bir elmas var gel seninle altınlarla değiştirelim" demiş. değiş tokuş yapmışlar. elmaz gerçekten kocamanmış ve parıl parılmış. dedem çok mutlu biçimde eve dönmüş. evdekilere elması gururla göstermiş. büyük oğlu: "baba bir kuyumcuya gösterelim bunu" demiş. göstermişler. meğersem elmas değil güzel parlak bir kristal parçasıymış, değeri de dedemin verdiği altınların binde biri kadar filanmış. zavallı adam, ancak hayy'dan gelen hu'ya gider diyebilmiştir herhalde.

zavallı dedem gibiyiz. elimizdeki herşeyi veriyoruz. gerçek kıymeti olan şeyi. "gerçek"i. kendimizi. bunun karşılığında parlak parlak şeyler alıyoruz, ve zavallı bir yaşlı adam gibi sevinç içinde etrafımıza elimizdeki bu ucuz parlak şeylerle cakas atıyoruz. kimse bize bunun karşılığında ne verdin diye sormuyor.

gökleri verip, altın kafes alıyoruz fakat kafamız bülbül kadar çalışmıyor. işte beni de en çok üzen yanı bu olsa gerek. yaklaşık iki saat kadar çingeneleri izledim. romanları değil ÇİNGENLERİ. ÇİNGENELERİ. neymiş efendim toplum bu isme kötü yakıştırmalar yaptığı için kelime ROMAN'la ikame edilmişmiş.

tecavüzün böylesi. hani neyzen diyor ya "bu türkler gariptir söversin kızar da sikersin ses etmez" o misal. zihnimizi, varlığımızın kapladığı bütün alanları sikiyorlar fakat hepimiz hala ve hala altın kafesin parıltısına bakıyoruz. bu bakış da öyle normal bir bakış değil, ağzımızdan salyalar akıyor, gözlerimiz salaklaşmış, büyük bir istek ve arzuyla bakıyoruz. kafesin arkasındaki gökyüzünü göremiyoruz.

gerçek.
gerçeğimizi bizden saklıyorlar.
educree; education kelimesinin yunan ya da latince kökü. educree bildiğini ortaya çıkarmak demek. ortaya saçmayalım diye olabildiğince erken yaşta bizi yuvalara, anaokullarına, yada moda deyimiyle preschool lara yolluyorlar. iyice herşeyi unutalım diye.

ilkokul ve lise boyunca tek öğrendiğimiz şey ülkemizi nasıl daha fazla sevebileceğimiz. bunun "hayali" sebepleri ard arda sıralanıyor. sonra üniversiteye geliyoruz. ilk ders temel ekonomi. "evet çocuklar sizler homo economicus olduğunuzdan dolayı mutlu olabilmeniz için gerekli olan tek şey daha fazla tüketmenizdir"

evet artık tükendiniz.
son noktayı koydular size.
nasılsa hiçbiriniz derste bir adım öne gelip "neden?" diye sormadınız.

zaten neden diye sormayın diye ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. bir yandan o renkli ekranlar, bir yandan da o renkli "kitaplar". neden mi tırnak içinde o kitap. çünkü onlar kitap değil. onlar bestseller. çok satıyorlar. çok mu satıyorlar aman allahım çok başarılı olmalılar. hemen ben de alayım. "aaaa zikrıtı okudun mu abi ya mıgnatız gibin oldum ne iztesem cuk oluyor."

ne isterseniz yapabilirsiniz, biraz sabırlı olun ve olumlu düşünün. olacak.

bugün akşamüstü hafif soğuk rüzgarda şehirde yürüdüm. binaların arasından bulduğu boşluklardan her fırsatta haylazlıkla sızan son ılık güneş ışınları tenime deydiler. ben de onlarla haylazca oynadım. sonra yürüdüm. yürümenin güzelliği tam da burada işte. önünüze duvar dikerlerse yürüyemezsiniz. o yüzden hapislikler "yürüyüşe" değil "volta"ya çıkarlar. işte o yüzdendir ki yürümek ya da hadi gelin baklayı çıkaralım ağzımızdan "göçebelik" duvarlara karşı bir duruştur. hem yürür hem durur. göçebelik bir duruştur yani.

göçebelik gerçeğimizle yüzleşmenin güzel bir örneğidir. yerleşmeyen, bağlanmayan, kendini hiçbir şekilde renkli aptallıklara kaptırmayan, kirli yüzleri elleriyle asıl parıltıyı kovayan insanlardır çingeneler.

bizler mi?
bizler de parıltıyı kovalıyoruz elbette. fakat zavallı yaşlı dedem gibi değersiz ve sanrı bir parıltıyı.

şimdi ben "kendimle" "bir" yürüyüşe gidiyorum. size de güzel bir gece diler büyüklerimin yanaklarından küçüklerimin popolarından öperim.

4 Eylül 2008 Perşembe

rede an den kleinen mann

Bu yazı Wilhelm Reich'ın 'dinle küçük adam' isimli şaheserine kendi dilimden ve zihnimden bir saygı duruşudur.


Dinle beni küçük adam dinle.

Bunca yıllık ömrümde senden hep aynı şeyleri duydum, sabırla dinledim seni. Şimdi de sen beni dinle. Sana değişimden bahsettiğim zaman, hep yüzün ekşidi küçük adam. Beni susturmak istedin. "ben böyleyim işte ne yapayım, bu yaştan sonra değişecek halim yok ya" deyip durdun bana. Yirmi beşindeyken, ellindeyken, yetmişindeyken hep bunu söyleyip durdun. Değişmeyi belki ölümle eşleştiriyordun ve ölesiye korkuyordun. Her işine egemen olan ve her işini yöneten 'korku', burada da ipleri eline geçirmişti bile. Değişime inanmıyordun. Kafka'dan bir ömür tiksindin. "bir sabah böcek olarak uyanmak da nesi?" dedin. "böyle bir saçmalık ömrümde duymadım". Hâlbuki Kafka öyle yorulmuştu ki senden ey küçük adam, böyle bir rövanş alıyordu senden. "siz kendini insan zannedenler, sadece birer böceksiniz" diyordu bağıra bağıra. Sizin o değişimden ürken taraflarınızın en ağır rövanşıydı bence bu. Ama onu da anlamadın. Sadece bir 'çatlak' adamın hayal gücü diye düşündün. Her zaman yaptığın gibi hiç üzerine alınmadın. Ne zaman sorumluluktan kaçmak istesen "bu halk böyle" dedin. Bir yandan da egemenliğin halkta olması fikri sana sorumluluğu çağrıştırdı. Hep böyle sığ ve ahmakça çelişkilerin oldu. Hâlbuki çok daha derin ve anlamlı çelişkileri, hayatın özündeki temelindeki, belki de evreni yöneten çelişkileri, anlayamadığın ve onlar karşısında kendini aciz ve beş para etmez hissettiğin için hep aşağılamaya çalıştın. "bu kadar da çelişki olmaz ki canım" dedin. "Düşünce dediğin biraz tutarlı olmalı."

Separe aude! Önce Horatius söyledi bunu sana. Her zamanki gibi dinlemedin, sonra Kant senin gözlerini ışığa açtığını düşündüğü bir dönemde alıntılayarak tekrar etti, fakat gözlerini ışığa açmış olduğunun tamamen iyi niyetli bir varsayım olduğunu çok geçmeden kanıtladın onlara küçük adam. Koca koca savaşmalarına, kahramanlık nutuklarına ara vermeden devam ettin bu da yetmezmiş gibi başına Hitler'i Mussolini'yi Stalin'i getirdin. Bu nasıl bir düşüş küçük adam? Sürekli düşüyorsun fakat kuyunun dibi yine de gelmiyor. İnsanlara işkence ettin, kafalarını kestin, "işte orada bir Yahudi yakın onu" diye yırtınırcasına bağırdın. Yahudileri yaktın senin o 'saf' ırkını kirletiyorlar bahanesiyle yaktın. Kafan o kadar küçüktü ki böyle bir bahaneye inandırdın kendini. Yahudileri yaktın küçük adam ya sonra? Sonra ne mi yaptın? Birden bire bir Yahudi'ye dönüşüp Arapların topraklarına göz diktin, o toprakların sana vaat edildiği bahanesiyle. 'Saf ırk' bahanesi ne kadar deli zırvasıydıysa 'vaadedelmiş topraklar' da o kadar deli zırvasıydı, ama sen böyleydin işte küçük adam, sadece 'fırsat'ın ve GÜCÜN sana geçmesini bekliyordun zulmetmek için. Fırsat senin eline geçince hemen unutuveriyorsun geçirildiğin işkenceleri ve aynı acımasızlıkla bu kez de sen işkence etmeye başlıyorsun. Bir Yahudi olarak yıllarca sana yapılan zulmü pespayelik sınırlarına getirerek her sinema filminde, her romanda sunduktan sonra fırsatı yakalayıp sen işkenceye başlıyordun küçük adam. Hiçbir şeyden ders almıyorsun, ahmaklığın da düşüşün gibi, sonu, ucu bucağı yok.

Ortaçağın bütün o karanlığında, kilise öğrenmeni istemediği bilgiyi senden gizlemek için her şeyi sembolize etti. Sembolizm böylelikle bilgiyi senden uzak tuttu ve erkler kalelerini sağlama aldılar. Kalelerin sallanması uzun sürmedi. Sembolizm yeraltına hapsoldu. Fakat sen ne yaptın küçük adam? Kalktın bıyık bıraktın ya da sakal, kafanı tamamen traş ettin, ya da saçını uzattın. Hitler binlerce simge keşfetti tarihin karanlık sayfalarından, sırf gücüne meşruiyet yaratabilmek için. Bir bıyık biçimiyle bir tarikata bağlı olduğunu gösterdin. Koca koca adamlar, çocukların bile tenezzül etmeyeceği saçma oyunlara giriştin. Böylesine ucuz oyunlar için sembolizmi tekrar yeraltından çıkardın ve düşmekte ne kadar gayretli olduğunu tekrar tekrar gözler önüne serdin.

Hiçbir şeyi üzerine alınmadın, sana yapılan eleştirileri hep "halk işte" diyerek görmezden geldin küçük adam. Fakat diğer yandan bütün dinsel öğretilerinin tam göbeğine kendini yerleştirdin. Bu dünyanın ve hatta evrenin senin emrine verildiğine bir çırpıda inanıverdin. Her zaman ki gibi söylenileni harfi harfine kabul ettin. "neden?" diye sormadın. Neden diye sorsan bir saniye sonra omuzların duyduğun o devasa sorumluluk hissiyle çöküverirdi, içten içe farkında mıydın bilemiyorum, ama sormadın. Kabullendin. Dünyayı ve giderek atmosferini ve sonra da yörüngesini bir çöplüğe çevirmekte hiçbir beis görmedin. Ben dinsel öğretilerine dil uzattığımda "çabuk kafasını kesin, onu ateşe atın, kırbaçlayın, çarmıha gerin" diye çığlıklar atmaya başladın. Daha kendini bilmezken, kendini aramazken, kendini kurtarmayı becerememişken, hiçbir sorumluluğa boyun eğmemişken, 'tanrı'nı benden koruyordun. Sen hep böyleydin işte küçük adam. Kendi günlük sorunlarını çözmeyi beceremezken, onlardan köşe bucak kaçarken, durmadan dünyanın sorunlarını çözme görevine soyundun. Sonuçta her geçen gün onu daha fazla pisliğe batırdın. Sorunları çözemediğin için, içindeki sevgiye uzak durduğun için, 'sorun yaratanları' ortadan kaldırdın. Sandın ki sorun yaratanları öldürerek sorunları çözeceksin. Sana bir şey söyleyeyim zavallı küçük adam, yok ederek, yıkarak, ortadan kaldırarak ve dahası öldürerek 'çözüm' bulamazsın. Çözüm yaşamak, yaşatmak, sevmek ve sevilmektir. İçindeki coşkunun önüne setler çekmek yerine onları serbest bırakmaktır. Çözüm "neden?" diye sorabilmek ve o sorunun getirdiği bütün o yıkıcı sorumluluğu göğüslemektir. Çözüm yıkmak değil, yıkıcı gücün karşısına hayatı, yaşatmayı koymaktır.

Sen hep böyleydin küçük adam, sana anlatılanları hep yanlış anladın, yanlış yorumladın, yanlış dersler çıkardın. En dünyasal olanına dahi gizemler katıp onları anlaşılmaz ve "kutsal" kılmaya gayret ettin. Sen hep bulutların ötesine, gaipten gelen seslere, var olmayan dağların arkasındaki ülkelere inandın.

Bütün küfürlerini hep sikmek üzerine kurdun küçük adam. Sevmeyi bilmediğinden sevişmek de senin için, o büyük, hayat verici gücünü yitirdi. O hayat verici, ışıl ışıl gücü, iki insanın birbirini kucaklamasını, öpmesini, sevmesini, bedenlerini birbirlerine sunmasını, bütün bunların altındaki güzelliği ve harikuladeliği göremediğin için, bu eylem senin için en güzel küfürleri kurmanın zemini oldu.

Önüne konanı hiç dert etmeden ve hiç sorgulamadan yiyişin beni hep hayrete düşürdü. Önüne konan ürünleri birileri kalkıp eleştirdiğinde ve hatta yerden yere vurduğunda da o eleştirmenleri hep "daha iyi biliyorsa kendi yapsın" diye tartakladın. Bir türlü 'kendin' üretmediğin fakat 'kendin' tükettiğin şeyleri eleştirebileceğin fikrine alışamadın. Şehirleşmenin ve sanayi devriminin ürettiği zorunlu koşullara bir gecede ayak uydurdun fakat zihnin, belleğin ve fikirlerin bir türlü şehirleşemedi, hep taşralı kaldın. Kendin üretmedikçe eleştirme hakkını kendinde göremedin. Ve böyle böyle, zaten cüce olan fikir dünyanı daha da ufalttın. Seni gericilikle suçladılar küçük adam. Onlara nefret püskürdün. Seni yontulmamışlıkla suçladılar, onları ukalalıkla yaftaladın. O yüzden demokrasi fikrine bayıldın küçük adam. Yeni bir faşizm yarattın dantel gibi ince ince işleyerek. Bütün o yetkini devrettiğin küçük küçük adamlar her gün kürsülerden senin adını haykırıyorlardı. Egemenlik halkındır diyorlardı. İçin geçiyordu küçük adam, bayılıyordun bu sözlere. Sanki sorumluluk sahibiymişsin gibi hissediyordun birkaç saniyeliğine de olsa. Hâlbuki asla bilmedin sorumluluğun ne olduğunu. Sorumluluğu hafif, içi boş, balon benzeri bir şey olarak düşlüyordun. Onun o ağır, bütün insanları kucaklayan, sevgi dolu dünyası sana uzaktı. Sorumluluk çok sevgi dolu bir şeydir küçük adam. Sana daha nasıl anlatabilirim bilemiyorum.

Senin o taşralı kalmış zihnin ve düşünce biçimin hep merkeze kendini koydu. Hep kendi dini, kendi ulusu, kendi vatanı, kendi kültürü diğerlerinden üstündü. Böylece diğerlerini bir kalemde harcayabilirdin. Onlar beş para etmezlerdi. Bir avuç aptal ineğe tapıyordu sana göre, bir avuç aptal, insanlar tarafından değiştirilmiş bir kitaba inanıyordu, bir avuç aptal tekrar tekrar dünyaya geleceğine inanıyordu. Ve o bir avuç aptallar da seni bir avuç aptal olarak görüyordu ve bir avuç aptalın bir çöl bedevisi peşine düşmesini anlayamıyordu. Ama homurdanışlarını duyar gibiyim küçük adam "hukuk yok mu bu ülkede, asın şu adamı, kutsal değerlerime hakaret ediyor" diye tıslıyorsun. Senin hukukun da zaten bu işe yarıyor ey küçük adam. Hukuku da kendini daha da küçültmek için harcıyorsun. Hatırlıyor musun küçük adam, senin hukukun bir kilo baklava çalan birkaç küçük çocuğu hapse tıkıvermişti. Tam da aynı zamanlarda koca koca bankaların içini boşaltan adamlara senin o yüce, o kutsal hukukun el sürememişti. Sen böylesin işte küçük adam, düşen kişi güçsüzse bir tekme de sen atmak istersin, güçsüz birini görünce ona saldırmak, onu parçalamak istiyorsun. Ama karşındaki senden birazcık güçlüyse sus pus olup bir köşeye siniveriyorsun. İçinde en derinindeki sevgiyi, hayatın bütün güzelliğini ve heyecanını hissedememeni bir türlü kabul edemiyorum, bir türlü bunu anlayamıyorum küçük adam. Bunca yıldır sana her yakınlaşmamda seni anlamak için insanüstü bir güç sarf ettim. Senin tarihini okudum, senin dinlerini okudum ve her fırsatta seni izledim.

Önce dilini değiştirmelisin küçük adam. O kullandığın kelimeleri. O kullandığın özne yüklem ilişkilerini. Senin bütün kelimelerin ve özne yüklem ilişkilerin seni daha da cendereye sokuyor. Her kelimende sevgiden uzaklara savruluyorsun. Hep 'istiyorsun'! İstemeyi her şeyin önüne koyuyorsun. Doymuyorsun. Homo economicus'unu sınırsız ihtiyaçları olan biri olarak tanımlıyorsun. İşte bütün bu tanımların başını yakıyor, kazanmak diyorsun, yenmek, kahramanlık, kutsal diyorsun küçük adam kutsal! Bir türlü bu dünyayla ve kendinle barışmıyorsun, huzuru hep Kaf dağının ardındaki bir hayal ülkesinde arıyorsun. Aynaları yaptın ama onlara bakıp kendine yaklaşmak yerine, karşısına geçip yüzüne kat kat boya sürüyorsun, kendine bakıp yaklaşacağına kendini başka birine çevirmeye uğraşıyorsun. Yediğin yemeği yemek yemiş olmak için, yaptığın işi yaptığın bir iş olsun diye yapıyorsun. Evlenmiş olmak için evlenip, çocuk yapmış olmak için çocuk yapıyorsun. Arkadaşların olsun diye arkadaşlar ediniyorsun, bütün bunlardan sonra içinden ılıkça akan sevgi denizi donuyor, denizi tekrar ılıtmak için alkole, kimyasallara başvuruyorsun. O kaskatı bedeninden ve zihninden birkaç saatliğine şen kahkahalar, samimi sarılmalar, sevgi itirafları dökülüveriyor, ama o kadar, birkaç saatçik. Hâlbuki bir ömür seveceğin bir insana kavuştuğun için evlenip, evrenin bütün o güzelliğinin hediyesini kabul ederek onun sana bir çocuk bağışlamasına yol vermek için çocuk yapsan. Kendini bir şeyleri yaratarak daha değerli hissettiğin ve kendine ve diğer insanlara hizmet etmek ve dahası şeylerin işleyişine ve doğasına dair ilişkileri anlamak için çalışsan. Yemek yediğinde dilinin üstünde ufacık parçalara ayrılıp sana can vermeye doğru yola çıkan o her bir zerreyi tüm tatlarıyla ve keyifleriyle hissetsen ve hepsinden sonra küçük adam, aynaya baktığında kendine tahammül etsen ve aynada gördüğün adamı tanımaya adanmış bir ömrün sana hediye edildiğini fark etsen. Böylelikle her işine sevgi karışsa, hayret karışsa, çelişki karışsa... Neden? diye sorsan. Ve çocukların neden? diye sorduğunda evreni en başından yaratıyormuşçasına onları ciddiye alsan ve her kelimeni özenle seçsen. Her kelimende sevginin o şen titreşimleri titrese ve çocukların anlamdan ve cevaplardan evvel sevgiyi her hücrelerinde hissetse. Çocuklarına kahramanlıkları, gelenek ve görenekleri, ulusal değerlerini, istemeyi ve kazanmayı öğretmek yerine YÜZLEŞMEYİ, fakat her şeyle yüzleşmeyi öğretsen. 'Hayata karşı dikilmelerine' değil de 'hayatın içinde' ve hayatla olmalarına yol versen. Ölümü bir cezalandırma değil, hayatın güzel ve şen bir bölümü olarak onların önüne sunsan ve ölümle hayatın nasıl da kıymetlendiğini onlara usul usul masal gibi anlatsan. Onları karşına alıp bir ebeveyn edasıyla onlara nutuklar çekmek yerine onlarla 'birlikte' yaşasan ve yeniden çocukluğu deneyimlesen ve onlarla yeniden öğrensen, öğretmek için çabalamak yerine öğrenmeyi denesen durmadan, bıkmak usanmadan, yeniden ve yeniden öğrenmeyi. Yeniden ve yeniden doğmayı. Ve sevmeyi. Hayatı. Yaşamayı ve YAŞATMAYI. Onlarla yaşadıkça ve yeniden öğrendikçe, onlar da yaşamın ve yaşatmanın nasıl bir kıymeti olduğunu şüphesiz ki o küçük yüreklerinde sezeceklerdir. O küçücük yüreklerinde sevginin ve yaşatmanın hazzı dolup taştıkça içlerindeki sevgi denizi onları geleceğe ve barışa taşıyacaktır. Böylelikle bizler de gericilikten ve barışsızlıktan adım adım uzaklaşıp yeni bir dünyanın kapılarını aralayan DEVLER olacağız.

28 Mart 2008 Cuma

blog

beğendim blogun yeni halini
ben hala yazıp hala ziyaret ediyorum
sizleri de bekliyorum
zira paylaşmak
bir tür karşı koymaktır.

7 Şubat 2008 Perşembe

güç üzerine diğer bir yaklaşım

İnsan ne kadar uzun yaşarsa iki tür Hıristiyanlık olduğunu o kadar çok fark eder, biri İsa ve ‘birbirinizi sevin’ emrinde odaklanan –diğeri ise Paulus, Petrus ya da sevgili Yuhanna yerine vahiy’de odaklanan. Şefkat Hıristiyanlığı vardır. Ama gördüğüm kadarıyla öz-yüceltim Hıristiyanlığı –alçakgönüllünün öz-yüceltimi- tarafından tamamen bir tarafa itilmiş

Bundan kaçış yok, insanlık sonsuza kadar aristokrat ve demokrat ayrımının içine düşecek. En temiz aristokratlar Hıristiyanlık döneminde demokratlığı öğretmişlerdir. Ve en temiz demokratlar kendilerini mutlak aristokrat haline getirmeye çalışırlar. İsa aristokrattı, havari Yuhanna ve Paulus da öyle. Büyük bir şefkat, nezaket ve cömertliğe –gücün şefkat ve nezaketi- haiz olmak büyük bir aristokratlık gerektirir. Bir demokratta, çoğu kez, zayıflığın şefkat ve nezaketini bulabilirsiniz: bu başka bir şeydir. Ama genellikle sertlik duygusunu bulursunuz.

Şu anda bahsettiğimiz şey siyasi partiler değil, insan doğasının iki türü: ruhlarında güçlü olduklarını hissedenler ve zayıf olduklarını hissedenler. İsa ve Paul ve Yüce Yuhanna kendilerini güçlü hissettiler. Patmoslu Yuhanna ruhunun derinliklerinde kendini zayıf hissetti.

İsa’nın zamanında bütün maneviyatı güçlü insanlar, dünyayı yönetme arzusunu kaybettiler. Güçlerini dünyevi yönetim ve kudretten çekip başka bir yaşam biçimine uygulamak istediler. Böylece zayıf yükselmeye ve kendini aşırı şekilde kibirli hissetmeye başladı ve ‘açıkça’ güçlü olanlara, dünyevi kudrete sahip olanlara karşı duydukları sınır tanımaz nefretlerini dile getirmeye başladılar.

Böylece din, özellikle Hıristiyanlık dini, ikileşti. Güçlülerin dini, vazgeçiş ve sevgiyi öğretti. Ve zayıfların dini ‘güçlü ve kuvvetliler kahrolsun ve fakir yücelsin’i. Dünyada zayıf insan kuvvetliden her zaman daha fazla olduğu için ikinci tür Hıristiyanlık zafer kazandı ve kazanacak. Zayıf, eğer yönetilmezse kendi yönetir ve bunun sonu budur. Ve zayıfın kuralı: Güçlüler kahrolsun!

Bu haykırışın en büyük dinsel otoritesi de Vahiy’dir. Zayıf ve sahte alçakgönüllü olan, dünya yüzeyinden tüm dünyevi kudreti, onuru, zenginlikleri silecek ve sonra onlar gerçek zayıflar saltanat sürecek. Düşünmesi bile korkunç olan şey, yani sahte alçakgönüllü azizlerin binyılı başlayacak. Ama dinin bugün savunduğu şey bu: Bütün güçlüler ve özgür hayat kahrolsun, zayıflar zafer kazansın, sahte alçakgönüllüler saltanat sürsün. Zayıfların öz-yüceltim dini, sahte alçakgönüllülerin saltanatı. Günümüz toplumunun dinsel ve siyasi ruhudur bu.

D.H. Lawrence

Kıyamet

1.Baskı Şubat 2000

Dost Kitapevi Yayınları

Sf. 39-40