31 Ekim 2009 Cumartesi

grisiyah

hayat kısa,kuşlar uçuyor

hava soğuyor. en sevmediğim şey de havayla birlikte musluktan akan suyun da soğuyor olması. sabahları elimi yüzümü yıkamayı iyice zor hale getiriyor bu durum. odamda ışık açmadan günün gri bitişini izliyorum. gri günlerin sıradışılığı bu işte. bütün gün başka hiçbir renk tonu olmuyor. hep grinin tonlarıyla gün bitiyor. oda griye bakarken ve bulanırken, buika da beni siyaha boyuyor. elindeki at kuyruğu gibi kalın fırçayı yüzüme her sürüşünde gıdıklanmaya benzer bir hisse bürünüyorum. buna rağmen beni siyaha boyamaya devam ediyor. hakkında büyük konuştuğum şeyler yine başımı eziyor. tanrıyı bilebiliriz. insan delirmeyecekse mutlu olmalı. ve hayattan bir şeyler de isteyebilmeli. futursuzca hatta. gri günlerde spinoza okumak yasaklanmalı. bach'ın ve mozart'ın el pençe divanlıkla tanrılaşmalarını yiyip yutan beethoven'a da içten bir sevgi beslemeli insan. halkını tanımayan ve o halkı bir "şeyler" yapmaya uğraşarak ömrünü harcayanlar da beyaza boyanmış bir binaya toparlanıp aralarında eğleşerek ölümü beklemeliler. diğer taraftan bir kaç cesur monark çıkmalı ortaya. bir kısım barış severi kılıçtan geçirmeli. en başa john lennon ve yokoyu koymalı monarklar. sabah programları bir sevinç bir keder bir sevinç bir keder sonra bir sevinç ve bir keder daha sağanağından milyonlarca yıl kurtulmamalı. bu yolla insanlar günün birinde o programlardan birinde aniden aydınlanabilir ya da filozof bile olabilir. ama birkaç milyon yıl sonra bütün bunların herhangi bir değeri kalmış olur mu bilemiyorum. koca bir uzayda kaybolmuş bir cam misket gibiyim. chopin dinleyip dinlettiğimde bile. sapıklık yapmayı bile adam gibi becerememek bir ömrü kaybeden olarak geçireceğime delalet eder sanırım. oysa insan delirmeyecekse mutlu da olabilmeli. kendimizi yaratmak için içimizden çıkan enerjiyi de sevince ve kedere dönüştürürken elimizde olarak ya da olmadan bir etik de kurar mıyız? kurar mıyız ha dostlar? şöyle güzel parıl parıl bir etik kursak, diğer deyişle hep "doğru" karşılaşmalar kurabilsek. siz etiği hiç bir karşılaşma olarak tahayyül etmiş miydiniz? cemil meriç'in yüzünü kitap sayfalarına sürüşü misali, yüzümü notalara sürüp ağlayasım da geliyor bazen. sonra karanlık iyiden iyiye çöküyor. bir kaç evin ışığı karşıki bayırdan daha kudretle ışıldamaya başlıyor. güneşin ışığı çekilince kendini adam sanan ışıklarımız var bu bile eğlence konusu oluyor bana. oysa bir kitaplık kuruyorum. her ayrıntısıyla usulca ve zevkle uğraştığım bir kitaplık. günün birinde bukle bukle sarı saçlarıyla ufacık kızım elini atıp oradan kitaplar seçebilsin okuyabilsin, okuyamazsa da kitapların kokusuna aşina olsun diye, bir kitaplık kuruyorum. kendimle hiçbir alakası yok. ben izleyiciyim eh ahali. bir kadını sevmekten ne anlarsın ki sen. oysa yıllar önce o sıska ve kendime benzettiğim deli bozması adam da yıldız haritama şöyle bir bakıp, hayatındaki mutsuzluklar hep kadınlar ekseninde şekillenecek demişti. oysa ben bu sözü tam ikiyüz sekiz yıl önce unutmuş ve kadınlarla mutlu olmaya and içmiştim. o sıska deli bozmasını boğarak öldürmeliydim. daha yıldız haritama gözlerini indirdiği anda yapmalıydım bunu. yapmadığım şeyler için daha fazla pişman olamam. zaten hiç pişman da olmadım. pişman olmak saçma derdim ama pişman olan insanların duygularını incitmek istemem. yalanlara inanıp, yalanları yaşayan insanları da incitmek istemem. oysa elime bir makinalı verseler hepsini kahkahalar atarak kurşuna dizerdim. bunu yapar mıydım dersiniz? yaşamın kıymetini yol kenarındaki su birikintilerinde can bulan yosunlardan öğrendim diyebilirim. biraz su biraz çamur ve biraz da gün ışığı. bir kaç günlük bir ömür ve kuruyan su birikintisi. dünyayı izlemek bu yüzden güzeldir. bunu hiç şüphe duymadan söyleyebilirim. okulun kaslı ve entellektüel hademesi yaşar abi "i just call to say i love you" şarkısı eşliğinde okul kazanına kömür küreklerken bizler de küçük kömür parçalarıyla birbirimizin yüzünü boyardık. kömür kokusu ve rutubetli kazan daireleri bana entellektüel hademeleri çağrıştırsa da, bu akşam yüzümü küçük kömür parçaları değil koca bir fırçayla buika boyuyor. ama yine aynı renge. siyaha. bilginiz olsun diye söylemeliyim pekin bir başkent değildir.

12 Ekim 2009 Pazartesi

yok yok başka bir haldeyim şimdi, iyi diyemem,kötü de diyemem, karışık diyebilirim.arıyorum...
Duran'a yol yine gözüktü, sabah olacak yola düşecek,yola düşeceğiz. Hayatımızın neresine gideceğiz bilmiyorum,dost blogda yazıldığı üzere: yol yoldur, yol yokuştur,yol yoldur,yol yokoluştur.

ben kendimi patlatmaya gidiyorum, nasıl? implosion ları ağır basan hallere akacam belki, bu yolun ne getireceğini kestirecek kadar akıllı veya önsezili olmak istemiyorum, öğrenmeye gidiyorum..sonrasını bilmiyorum, nomadic,gayet sade,gayet kendinde.gayet hiç...

4 Ekim 2009 Pazar

ironi?

04 Ekim 2009, Pazar
saat: 03:41


hayatı yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olarak algılamak her şeyden önce insanın kendisini çılgınca bir aşağılayışıdır.

yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olmak, dili konuşan kişi olmak, dilin yarattığı dünyaya da hapsolmak demektir. kelimenin tek-iki-üç-dört boyutlu varoluşlarını algılamak ve onlara gezintiler düzenlemek yerine yalnızca bir yalnızca iki ya da üç boyutlu hallerine kısılıp kalmak. anlam bir varoluş sorunundan öte bir tını sorunudur da.

retorik tam da burada tosladığımız duvardır sanırım. retorik ile söylem birbirine çok güzel şekilde örtüşüp birbirlerini gizleyiverirler. ve onlara diğer eşlik eden şey de sağduyudur.

mesela "insan ahlaklı olmalıdır". ya da "insan önce kendisini değiştirmelidir".

işte söylem ve retorik bu şekilde üstüste geçerler. retorik sayesinde aforizmik yargılara varılır. bu yargıları söylem hiç zaman kaybetmeden işgal eder ve içlerini dolduruverir. elbette art niyetlere yer bile vermiyorum. fakat söylemin yıkıcı ve işgalci gücünü bilememiş insanların aforizmik yapılardan da uzak durmasını salık verebiliriz böylece. zaten bu tarz bir yazın dilinin ortaya çıkmasını da biraz bu noktada anlamlandırabiliriz.

oysa söylemin hemen bittiği o eksozferimsi yerde, yani uzayın karalığının soğuğunun ve sessizliğinin en yoğunlaştığı o yerde, aslında sessizliğin yeni bir dil yaratacağı umudu ağır basarken, birdenbire dilin ışığın suda kırılması misali kırıldığını görüveririz. o kırılma ironidir. kelime aynı kelimedir. hatta belki cümle yapıları bile değişmemiştir. fakat gerçeklik, eğilip bükülmüştür. işte bu tınıya yansır. kelimenin tınısı başkalaşıverir. sanki a'nın üstüne şapka koymak gibidir. dil yumuşamış hatta hafifçe gevşemiştir. aforizmik bile konuşabilir zaman zaman. ama kendini ciddiye almadığı çok hissedilebilirdir. tınısı hafiflemiştir. suyun içinde ışığın kırılıp yön değiştirmesi hatta renklerine ayrılması misali kelime de alt tonlarına ayrılıverir. bütün tınılarına. o yüzden artık retorik burada tutunamaz. bu rengarenk alemde tek rengin egemenliğini ilan edebileceği bir "söylem"in kendine alan açabilmesi imkanı kayboluverir. ekzosferde atmosferin uzaya kaçışına benzer biçimde söylem de bu noktada sonsuza doğru buharlaşıverir. tutunamaz. iktidarın yüce kütle çekimin onu çekip soğurmasını bekler. fakat artık eşik geçilmiştir. çok geçtir. retorik darmadığın olmuştur. ironinin o bir zar kadar ince alanı sonsuz sessizlikten hemen önce tınının son varoluş alanı bütün varoluşun şeklini eğip bükerek anlama karşı adeta buharlaşarak ayakta durmaktadır.


işte anlam böyle katmanlanırken retoriğin ele geçirdiği alanın genişliğinin sebebi yaşamın devamlılığı için elzem oluşundandır.

retorik biraz seyrelince orada kendini ekzosfer zanneden bir termosfer çıkıverir karşımıza. o alandakiler hala söylemin ve retoriğin tını dünyasındaki anlamlarla bağlamlanmışlardır. fakat hafifledikleri hissi içindedirler. o yüzden komiktirler. zannedişleri onları gözümüze komik gösterir. hala aynı kelimeler ve dahası aynı tınılardadırlar ama dahası hala aynı anlamsal bağlamlara denk düşüvermektedirler. yani a'nın üstüne bir şapka koyamamaktadırlar. ha o şapkayı koymak da öyle bir kalem darbesiyle olacak iş değildir elbet. o şapkayı koyabilmek aslında dünyayı yeni bir çift gözle görebilmektir. işte retorik-komik-ironik arasında böyle bir geçişlilik ya da geçimsizlik ilişkisi vardır.

son satır olarak da haydi şunu ekleyelim. kelimelerin sırtı yeterince büküktür. yani sorumlulukları, kırılmış düşlere yaptıkları ev sahiplikleri, her ağızdan çıktıklarında köşeli bir yerlere çarpıp param parça dökülmüş olmaları ve babilden bu yana hep başka yönlere savrulmuş olmaları onları yeterince savunmasız ve yaralanabilir kılmıştır. şimdi bir de söylem onların o savunmasızlıklarını korkunç bir acımasızlıkla kullanıyorsa, insan, onlara biraz bebek ihtimamı göstermeyi çok görmemelidir. yani illaha insancıl olacaksınız diye illaha devrimci olacaksınız diye illaha özgür kız olacaksınız diye illaha müslüman olacaksınız illaha kürt olacaksınız kısaca illaha bir "şey" olacaksınız diye kelimelere bu kadar acımasız da olunmaz yani hani. kelimelere ve tınıya biraz ihtimam, ve söyleme biraz uyanıklık arzuladığım yalnızca bu.

kelimeyi kuş yuvası kadar incinebilir yatağında biraz huzura bırakmak ve kendi komedimizi onun sırtına daha fazla yüklememek. bütün a'ların üstüne birer şapka.

3 Ekim 2009 Cumartesi

aklıma gelmiyorsun aklımdan düşmüyorsun