18 Nisan 2007 Çarşamba
doğu ölümle barıştı -2-
Doğu, 3 bin yıldan beri dünyanın hakikatinin ölüm olduğunu bilir. Dünyada başka hakikat yoktur: ölürsün! Batı hâlen ölümden nasıl kurtulacağım diye uğraşıyor. Kurtulamaz! Bir Batılı ile konuşuyorduk, işte "Eninde sonunda çare bulacağız ve kimse ölmeyecek" dedi. "Peki nasıl besleyeceksin o kadar insanı?" dedim. "Onu hiç düşünmedik" dedi. "Canım işte uzaya gideriz" falan lafları etti, sonra durdu ve "Bazıları öldürülür!" dedi.
Hayâl kuruyorlar. Hâlbuki Doğu bunu binlerce yıl önce keşfetmiştir. Ahmet Gazalî bunu bizde söylemiştir. Biz buna inanırız. Onun için Doğulular Batı ile hır çıktığı zaman rahatlıkla ölürler. Onların ödü patlar, ölmezler ve o yüzden de iş Irak'takine döner. Her defasında böyle olmuştur. ABD'nin bütün işi, nasıl 500-600 metreden ve hiç görünmeden adam öldürürüz, bunu düşünüyorlar. Ölümden ödü patlıyor onların. Ben bunu şöyle kullanıyorum: Bizim ve bütün Avrasyalılar'ın ölebilme kâbiliyeti var, onların yok!"
2023 Dergisi 2005
attila ilhan
doğu ölümle barıştı
“ölümden korkmuyorum,diyordu. Bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki… ondan korkmama sebep yok.” Fakat harp ,sadece gidenler için bile sade ölüm değildi. Tek başına ölüm basit bir şeydi. Bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi. Kaç defa Mümtaz,tıpkı,şurada sekiz,on kulaç su kaldı;ayaklarım toprağa bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. Bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. Hayır, kötü olan ölüm değildi;ölümün, bu basit işin,bu peşin pazarlığın birdenbire ve herşeyle beraber son derece güçleşmesi,çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun ,bin türlü engelle doluvermesiydi. “bütün ıstıraplarım,orada,o eşikte bitecek…” acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor,mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir akıbet. Fakat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden(teşkil etmek: vücud vermek, suretlendirmek, meydana getirmek) adem parçasına isabet etmiş. Madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!” hayır, böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak,satıhta yüzmekti.(satıh: bir şeyin dış yüzü,üstü.). “kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz,benimsiyoruz,benimdir, diyoruz,istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! Diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbirşeyi kendimizden ayırmıyoruz.
Bir sofraya davet edilmiş değiliz;belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz…hiçbirimiz hayatı maddenin arızi(arızi:zati ve ırsi olmayıp sonradan hasıl hasıl olan,geçici) bir hali gibi kabul etmiyoruz.” Hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Her şey bizden geliyor ve bizde oluyor.
Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı(arıza: sonradan olan,noksanlık yada hariçten gelen tesirle olan). Merihte bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ayda lav dereleri kurur. Kehkeşanın(Kehkeşan: Samanyolu) ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi,yeni güneş manzumeleri kurulur(manzume:sistem..şiir vs.anlamları da var). Denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar,yüzbini birden toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. Bunlar kainat dediğimiz ,büyük, tek,emsalsiz incinin,o mücerret(mücerret:deneyen,sınayan,tecrübe eden) zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.
Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor,içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine(mudil:yoldan çıkaran, riyaziye:hesap ilmi,matematik bilgisi) soktuğu için, süreyi toprağa düşem gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye(sürekli, durmadan) akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde ,onu dışardan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucandayız; her şey bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor; hayatın ortasındayız,onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer ,terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle(misil:benzer,eş,tıpkısı) artacaklardı.
İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı,aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin(istihale:başkalaşım, mümkün olmayış,imkansızlık) ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş(:şekillenmiş) bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeğe mahsus(:tayin edilmiş), onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculos’un peşine takılıp koşmasıydı. Fakat asıl Homunculos bir aksülamelden(aksülamel: istenilen şeyin zıddı hasıl olması,tersine oluş,reaksiyon) doğmuştu. Onun için daha anlayışlıydı. Kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti. Onun için Galathe’nin arabasının tekerlerine çarpıp küçük şişesini kırmayı , geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. Fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu. Kendi kendine bir masal uydurmuştu ; ona inanıyor,hayatın efendisi olmak istiyordu. Onun için ölümün sofrası oluyordu. Büyük nehirden ayrıldıktan sonra , ilk rastgeldiği çukuru dolduran su gibiydi. Orada her türlü arızanın ,başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. İnsanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! Şuurla var olmayı, gerçekten varolmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor,bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yenibaştan talihler icat ediyordu. Yaşarım diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar hep o varlık vehminin(vehim:manasız korku,belirsiz fikir ve düşünce,cüz’i manaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti) çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi,kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum,sonsuzluğa karışıyorum. Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil,kendisi. Aklın serhaddinde (serhad:sınır başı) hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık ,pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde,”mademki düşünüyorum. O halde varım,mademki duyuyorum,o halde varım,mademki harp ediyorum, ohalde varım,mademki ıstırap çekiyorum ,o halde varım! Sefilim varım,budalayım varım!Varım,varım,varım!” diyordu.
ahmet hamdi
kocalmaya alışıyorum
kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,
durup durmadan ayrılığa.
saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız…
anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri
IRKLARIN KÖKENİ
| Âlem: | Animalia |
| Şube: | Chordata |
| Sınıf: | Mammalia |
| Takım: | Primates |
| Familya: | Hominidae |
| Alt familya: | Homininae |
| Oymak: | Hominini |
| Cins: | 'Homo' |
| Tür: | ''H. sapiens '' |
Çok mu saçma? Evet saçma..İşte benim anlatmak istediğim de tam olarak bu...
yaşamaya dair,gene
yani, beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
Nazım