27 Nisan 2007 Cuma
Zuxxi
26 Nisan 2007 Perşembe
günün olayları
sabahın erken saatinde önce attila ilhan konuştu
roman üzerine uğur mumcuyla sohbet ettiler ben dinledim
bizim romanımızda bireysellik üzerine yazan her yazar sağcıdır dedi ilhan ve ekledi
buna adalet ağaoğlu da yusuf atılgan da dahildir
asıl romanın materyalist diyalektik toplumsal ilişkiler ağı barındırması gerektiğinden bahsetti
hayranlıkla dinledim
bu arada çok hıyarım lenin in materyalizm ve ampriokritisizm isimli eserini sesli kitap olarak yollarda dinliyorum
kitabı okuyan adam çok sıkılıyor sesi pek azap içinde
kitap neden bahsediyor henüz o konuda bile bir fikrim yok
fakat yine de çok esin verici
bunların yanısıra roma siyasal tarihi hakkında çarpıcı değerlendirmeler okuyorum bir yandan
karamazov kardeşlerde sayın zosima dede koktu
alyoşa şaşkın
ne kadar temiz niyetli olursa olsun o da bir karamazov neticede
bedri rahmi sanatla ilgili şık noktalara temas ediyor
ışık yıllardır üzerinde düşündüğüm bir şeydi.
ışık kalksa görüntü kalkar belki ama biçim kalkmaz dedi
iyi heykeltraş karanlıkta bile bir heykelin güzel olup olmadığını anlayabilir dedi
ışığın sözü biçime geçmiyor
montesque althusser ve hobbes un roma siyasi tarihi içerisinde politika bilimine dair değerlendirmelerini buluyorum
power tends to corrupt
absolut power curropts absolutely
diyor lord acton
şimdi bu noktada durup blog yöneticimize sesleniyorum
saygıdeğer yönetici
zaman zaman blogunuza buna benzer yazılar göndermek ve bu yazıları yazarken
"tüh bu da çok avam oldu acaba patron kızar mı" diye düşünmek istemiyorum
zira bizler isviçre alplerine bakarak derin düşüncelere dalaraktan bıyık burkan o büyük alman filozofu değiliz
hepimiz üç kağıtçı adamlarız
felfeseyle ve siyasetin tarihi sosyolojisi ve bilimiyle uğraşmamızın asıl sebebi de budur zaten
zira sizin bu "mutlak gücünüz" beni çekindiriyor
gerçi biliyorum bizim patron naif adamdır
solcu mudur bilmem ama solcu naifliği taşır benim gördüğüm kadarıyla
çok da tanımam kendisini ha
öyle eski dostum değil
ha elbet tarih naif olmayan solculara da tanıklık etmiştir
olsun orası uzun hikaye
dedikodu, insan, iletişim, kavram kargaşası, v.s.

25 Nisan 2007 Çarşamba
dedikodu-iletişimin neresi?
bu aracın iyi olma sebeplerinden biri bir insan ve onun yaptıkları,halleri,yaşantısı hakkında konuşulması. doğal olarak bir dil içinde kullanılabilecek çeşitliliğin basit ve gerekli düzeyde neredeyse tamamını öğrenebilirsiniz,kullanabilirsiniz de..aynı gelişim yaşarken,sokakta karşılaştığınız durumlara,esnafa tepkiler vermeye çalışırken de yaşanabilir,çünkü yaşıyorsunuzdur ve dilde yaşayan bir süreç olduğundan birbirinizi bulursunuz.
şehir insanının dille ilişkisi bu kadar kendiliğinden ve gereklilik dahilinde olmuyor elbet,kentin kendi yapısı gereği medeni sınırları diğer yerleşim bölgelerinde yaşayan insanlara göre daha geniş olduğundan(tabi burda medenileşmek kavramının kent orijinli bir kavram olduğunu unutmamak gerekir)bu medenileşmenin içine ihtiyacı dahilinde olmayan konular ve hayatlar da giriyor..bu noktada diğer insanlarla iletişim yollarını oluşturmanın bir aracı dedikodu yapmak oluyor..sorun bu aracın bir süre sonra amaç halini de alıyor olması çünkü şehir insanı günümüzde artık "kaygı"larını umursamayan,çabucak unutmaya çalışan,hatta artık "kaygı" nın ne olduğunu bile düşünemeyecek haldeki zavallı bir yaratık halini alıyor.
dedikodu denilen iletişim hali monolog boyutunda değil,diyalog boyutunda da değil,o başka birşey..dedikodu halindeki insan yapan insan(homo faber) ve oynayan insandan(homo ludens) tamamıyle farklı..dedikoducuların tek derdi sadece muhabbet etmemeye çalışmak..
dikkat etmemiz gereken bir husus da şu;dedikodu yapan insanların korkaklık ortak paydasında buluşuyor olması..bir insana çarpmanın ne olduğunun farkına varamamak zavallı günümüz insanının en büyük eksikliği gibime geliyor.işyerinde patronun dedikodusu yapılır,patron geldiğinde hürmet ve sevgi nidaları eksik olmaz,bravo patronlar! insanları iletişimsizlikten kurtarıyorsunuz(!)...
dedikodu yapan iki kişinin bir süre sonra iletişime geçmeyle ilgili bir kaygıları olursa bile bu kaygı atıl bir çabadan öteye geçemiyor çünkü medeni kent insanı kendi kendine yettiğinden(bize babalarımız hep ekonomik özgürlüğünü kazan sonra özgürsün dediler,kazandım ama özgürlük vaadinden kimsenin bahsettiği yok,bırakın bahsetmeyi, bu özgürlük gün geçtikçe daha bi azalıyor,azaltılıyor,sınırlarımız daralıyor,büyüdük artık baba olmamız lazım,özgürlüğe bak(!)) hayatına diğer insanların herhangi bir şekilde dokunması mümkün değil oysa iletişim denilen sanatın gayet basit bir yolu vardır,birlikte bir eylemlilik halinde olmak(bu yürümek,ev temizlemek vs.. de olabilir).
burada iletişimin ne olduğunu kelimeler aracılığıyla anlatabilecek kapasitede ve yeterlilikte olduğuma inanmadığım için şu an aklıma gelenlerle yetinmek zorundayım.."iletişimin dedikodusu"nu yapıp kelime ve enerji tüketmeye niyetim yok..dedikodusuz,bol bol iletişilen(kendimizle dahil) bir hayat yaşamamız dileğiyle...
24 Nisan 2007 Salı
beklemek üzerine....
Bu oyunun değişik taktiklerini vermekte hep en gerizekalı gazete yazarlarına verilir. Başarının ve mutluluğun sırları:
1-inancın sürekli ayakta kalabilmesi
2-azmin devamlılığı
3-yorulmadan dimdik durabilmek
4-kendine hep güvenmek
İşte bütün hayatının anlamı bu 4 maddede gizlidir. Sorunlara çözüm üretme yolunun önerileri maddelerle tanımlamaktan geçtiğine inanan bu insan topluluğu genel ilkelerin, hayata dair gerçeklerden daha önemli olduğuna inananlardır. Ve işte o yüzden bunlar koltuklarına kurulup rahatlıkla bekleyebilirler. Mutluluğun ve başarının ilkelerini benimseyip bunların pratik sonucunu beklerler.
Pisikolojide birşeyleri beklemek "erek" anlamına gelir.... Evet, etrafımda gördüğüm,hergün biryerlerde karşılaştığım herkes birşeyleri bekliyor. Amacı doğrultusunda birşeyleri bekleyen bu insan topluluğu kimilerini her geçen gün çürütüyor, bu coğrafyadan ve kendilerinden nefret ettiriyor. Bekleyin bakalım, hangi amacınıza ulaşcaksınız sonunda. O rahatlamış ve huzura ulaşmış bedenleriniz ne büyük bir gereksizliğin sonucu olcak.
21 Nisan 2007 Cumartesi
günce
yapma böyle güzel günce
bırak herkesler okusun yazdıklarımı
umuma açık bir yanlarımız olsun
denize akan bir yanlarımız
her yanımızı örtüp saklayamayız ki
hep ölçüp biçip tartamayız ki
kanatlarımızı açıp uçmak da ister gönül
hani tabutta rövaşata izleyip
içinde kalan o garip tortuyu
blonde redhead koyup son ses
mutfak penceresinden
okul bahçesinde birbirini kovalayan çocukları izleyerek atmak istersin belki
belki de atamazsın
blonde redhead iyice çıldırıp bağırır
bırak bizi günce
bırak bizi herkes görsün
bırak kanatlarımızı açıp
bir tavuşkuşu gibi naif
ve bir o kadar kendini beğenmiş
göklere gülümseyelim
sus artık günce katlanamıyorum sana
ben buralardayım günce
tuvalete bakıyorum bundan sonra
kolonya tutup peçete veriyorum
koltuklarında semirtip göt büyüten dünyanın tüm sömürgenleri de hiç umrumda değil günce
açlık öyle zor ki
bir de beyaz tenli bir kadın ve yanakları
yalnızlığım beni delirtmedi günce
yanlış anlama sakın
deli olduğumu belki biraz da olsa kabullenebilirim,
yılgın gülümşeyişlerim de açığa vuruyor zaten zihnimin karmaşık sokaklarını
seni seviyorum demek istiyorum
bir şeyleri kucaklayıp sıcaklık hissetmek istiyorum
yok yok yok günce
soğukta uyumak zor
sürekli dayak yemek de bir o kadar
ne devrimlerle ne tarihle ne insanlarla ilgileniyorum
sikmişim hepsini
içimdeki ansızın canlanan hiddet çok kişisel
çok saçmasapan
ben saçmayım zaten
deli bile değilim
arabaları seviyorum günce
sıcaklar
hepsi benimler
TANRI NEDEN DOÇENT OLAMADI?
1. Tek bir orijinal yayını vardı.
2. İngilizce değildi.
3. Yayında hiçbir referans yoktu.
4. Yayın hakemli bir dergide yayınlanmamıştı.
5. Yayının ona ait olduğundan şüphe edenler bile bulunmaktadır.
6. Dünyayı yaratmış olabilir, fakat o zamandan beri ne yaptı?
7. Elde ettiği sonuçları bilim dünyası ondan bağımsız tekrarlamada zorlandı. Koyunlar çabuk yaşlanıp öldüler.
8. İnsanları deney malzemesi olarak kullanma konusunda etik komisyonundan izin almadı. Malpraktis yasası ise umurunda bile değildi.
9. Deneylerinden biri iyi sonuç vermeyince, deneye katılanları suda boğdu.
10. Derse hiç gelmedi. Sadece öğrencilerine gönderdiği kitaplarını okumalarını söyledi.
11. Bazı rivayetlere göre kendi oğluna ders verdirdi.
12. İlk iki öğrencisini, çok fazla öğrendiler diye okuldan attı.
13. Öğrencilerinin çoğu sınavlarından geçemedi.
14. Kendisiyle görüşülebilecek saatler düzensizdi ve görüşmeleri için genellikle dağ başında randevu veriyordu.
CAN YÜCEL
20 Nisan 2007 Cuma
dünyanın bir derdi var
dayatmalarınızdan sıkıldım
doğrulanızı gerçekmiş gibi göstermeniz beni çileden çıkarıyor
ahlaksızlıklarınıza bin tane ayrı kılıf giydirmeniz sizi acınacak hale düşürmüyor gözümde
size acımıyorum
insanoğlunun yüz karası olduğunuzu düşünüyorum
estetik zevkten , incelikten , içten bir inançtan ne kadar uzak olduğunuz her halinizden anlaşılıyor
sizler fukuyama'nın kemiksizlerinden daha sahtekar daha ikiyüzlüsünüz
fukuyama nın size bakarak haklı olduğunu düşünüyor olduğunu düşünmek beni daha da dayanılmaz acılara sevkediyor
dedim ya siz insaoğlunun yüzkaralarısınız
hukuktan adaletten hiçbir şey anlamazsınız
yalnızca kafanızda dayatmalarınız var
bu böyle olacak diye düşünüyorsunuz
anlamaktan kavramaktan derinlemesine ölçüp biçmekten bir yıldız kadar uzaksınız
sanatla hayat boyu en ufak bir ilişkiniz olmamıştır
yaşadığımız çağı paylaştığımızı bile sanmıyorum
kafanızdaki o garip gözlüklerle dünyayı belki renksiz
belki tek renk görüyorsunuz
bilemiyorum
bazen aklımdan bunların hepsi aptal adamlar diye geçiriyorum
bazen cahiller diye
bazen eğitimsizler diye
sonra hepsine bir arada katılıyorum
topraklarını tanımayan anlayamayan koca bir insan kitlesi
hiçbir şeyi anlamıyorsunuz
hatta hiçbir şeye inanmıyorsunuz
çok iyi biliyorum bunu
yapmak için uğraştığınız şey
gücünüzü olabildiğince derinleştirecek koşulları ve kitleleri varetmek
diğer bütün söyledikleriniz
retorik
hülyalı buğulu halkı kandırmağa yönelik laflar
dünyayı sizin gibilerden kurtarmak gerek
ahvallerimiz şeraitlerimiz "kim?lik"lerimiz-giriş
bu sırada bu eğitim ve öğretim sürecinde ona öğretilenlerin tersini yapmaya meraklı bir yığın da vardır,bunlar ilerde posa olmayı kabul etmeyecek olanlardır,işte bu noktada bir durum sözkonusu olur,anti-posacı tipler(karakter olamları için 41 fırın ekmek yemeleri gerekmektedir) posa olacakları YÖNETME görevini kendi üstlerine almak isterler,alırlar da,başarılıdırlar..madem bu adamlar onlara söylenenin tersini yaptılar,peki nasıl olur?kurallar belli değil midir? eğitim ve öğretim kimler içindir?nasıl yani?
rasyonel akıl sadece posalar içindir,onların kendi kaderleri ile ilgili bir karar almaya hakları yoktur..onlara verilen "akıl"ı anlamaya çalışsınlar,çok çalışsınlar..yönetenler için bu sadece teknik bir konudur,onlar istedikleri biçimlerde yaşarlar,akılsız olmak da onların hakkıdır,hakları vardır,onların da hakkını vermek lazımdır,oyunu belirleyen olmuşlardır..
burada bi sorun var,peki bu akıl yöneticileri de yönlendiren şey değil mi?
"rasyonel akıl" denilen şeyi bilim adamları( tabi o zamanlar bunların adı bilim adamı değildi,öyle bişey yoktu,düşünürdü onlar) niye mihenk taşı olarak koydular önlerine,büyük ihtimalle meraklarını gidermek istediler,yerçekimi bulunmuştu,"cogito ergo sum" da dünyanın üzerinde nasıl ve niçin bulunduğumuzu anlamaya başlamıştık..bunu yönetenlere sundular,onlar da "iyi o zaman, insanlara bu dünyada nasıl ve niçin bulunduğumuzu anlatalım,bizim görevimiz bu " dediler,kendilerine sistemin devamlılığı için gerekli olabilecek birkaç akılı belirlediler,gerisini insanlara dağıttılar,iyi insanlardı(!),kendileri de rasyonel akılı sevmişlerdi,bunu belli ettiler,çekinmediler,ama işlerine geldiği kadarını sevdiler,onlar ihtiyaçları olanı biliyorlardı,farkındaydılar,kelimeler de onlarındı,bilimler de.
ilk paylaştıkları şey yerin çektiği oldu,yerçekimi bulunduğuna göre ağırlık olayı da çözülmüştü,sonra yerçekimini aldılar ağırlığın içinden kütleyi buldular,kütleleri ikna ettiler,"yerçekimi olmazsa hiç bir anlamınız yok" dediler,aman ha!" dediler,"bunları kabul edin bakın nasıl da güzel oluyor" dediler,"ağırlığınızı bulacaksınız" dediler,başladılar işe...
tabi bu sessiz kütleler önceden kaale bile alınmadıkları için kaale alındıkları zannına kapılıp gönüllü oldular bu yolda..sonrası bildiğimiz şeyler,"oku oku adam ol,cennete git!"
peki şu anda neler oluyor?
oyuna devam,kütleler oyunun ilerletilmiş bi versiyonunu oynuyorlar,yönetenler de vur patlasın çal oynasındalar..temelde değişen bişey yok.
benim ne yapmam lazım?
dünya renklidir,zaman da ilaçtır,bitmedi,
19 Nisan 2007 Perşembe
patron konuşuyor
herkes delirmez..merak etme..onlar gündelikleriyle kalırlar..
enartıbir says (17:55):
daha doğrusu kafalarındaki hayalleriyle..
enartıbir says (17:55):
paralarıyla,
enartıbir says (17:55):
planlarıyla,
enartıbir says (17:55):
hırslarıyla,
enartıbir says (17:55):
abazanliklarıyla,
enartıbir says (17:55):
akıllarıyla.
uğur yüksel'in anısına...
tek bir ırmak olma hasretimiz ellerinin tersiyle itilir:birlik beraberlik kaygıları dile getirilerek.kendi yalnızlığımızda boğulup gitmemize bile fırsat verilmez.
artık kabulümüzdür ve ısrarımızdır:sizden değiliz,değiliz,olamayız...
18 Nisan 2007 Çarşamba
doğu ölümle barıştı -2-
Doğu, 3 bin yıldan beri dünyanın hakikatinin ölüm olduğunu bilir. Dünyada başka hakikat yoktur: ölürsün! Batı hâlen ölümden nasıl kurtulacağım diye uğraşıyor. Kurtulamaz! Bir Batılı ile konuşuyorduk, işte "Eninde sonunda çare bulacağız ve kimse ölmeyecek" dedi. "Peki nasıl besleyeceksin o kadar insanı?" dedim. "Onu hiç düşünmedik" dedi. "Canım işte uzaya gideriz" falan lafları etti, sonra durdu ve "Bazıları öldürülür!" dedi.
Hayâl kuruyorlar. Hâlbuki Doğu bunu binlerce yıl önce keşfetmiştir. Ahmet Gazalî bunu bizde söylemiştir. Biz buna inanırız. Onun için Doğulular Batı ile hır çıktığı zaman rahatlıkla ölürler. Onların ödü patlar, ölmezler ve o yüzden de iş Irak'takine döner. Her defasında böyle olmuştur. ABD'nin bütün işi, nasıl 500-600 metreden ve hiç görünmeden adam öldürürüz, bunu düşünüyorlar. Ölümden ödü patlıyor onların. Ben bunu şöyle kullanıyorum: Bizim ve bütün Avrasyalılar'ın ölebilme kâbiliyeti var, onların yok!"
2023 Dergisi 2005
attila ilhan
doğu ölümle barıştı
“ölümden korkmuyorum,diyordu. Bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki… ondan korkmama sebep yok.” Fakat harp ,sadece gidenler için bile sade ölüm değildi. Tek başına ölüm basit bir şeydi. Bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi. Kaç defa Mümtaz,tıpkı,şurada sekiz,on kulaç su kaldı;ayaklarım toprağa bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. Bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. Hayır, kötü olan ölüm değildi;ölümün, bu basit işin,bu peşin pazarlığın birdenbire ve herşeyle beraber son derece güçleşmesi,çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun ,bin türlü engelle doluvermesiydi. “bütün ıstıraplarım,orada,o eşikte bitecek…” acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor,mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir akıbet. Fakat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden(teşkil etmek: vücud vermek, suretlendirmek, meydana getirmek) adem parçasına isabet etmiş. Madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!” hayır, böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak,satıhta yüzmekti.(satıh: bir şeyin dış yüzü,üstü.). “kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz,benimsiyoruz,benimdir, diyoruz,istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! Diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbirşeyi kendimizden ayırmıyoruz.
Bir sofraya davet edilmiş değiliz;belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz…hiçbirimiz hayatı maddenin arızi(arızi:zati ve ırsi olmayıp sonradan hasıl hasıl olan,geçici) bir hali gibi kabul etmiyoruz.” Hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Her şey bizden geliyor ve bizde oluyor.
Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı(arıza: sonradan olan,noksanlık yada hariçten gelen tesirle olan). Merihte bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ayda lav dereleri kurur. Kehkeşanın(Kehkeşan: Samanyolu) ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi,yeni güneş manzumeleri kurulur(manzume:sistem..şiir vs.anlamları da var). Denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar,yüzbini birden toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. Bunlar kainat dediğimiz ,büyük, tek,emsalsiz incinin,o mücerret(mücerret:deneyen,sınayan,tecrübe eden) zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.
Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor,içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine(mudil:yoldan çıkaran, riyaziye:hesap ilmi,matematik bilgisi) soktuğu için, süreyi toprağa düşem gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye(sürekli, durmadan) akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde ,onu dışardan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucandayız; her şey bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor; hayatın ortasındayız,onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer ,terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle(misil:benzer,eş,tıpkısı) artacaklardı.
İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı,aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin(istihale:başkalaşım, mümkün olmayış,imkansızlık) ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş(:şekillenmiş) bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeğe mahsus(:tayin edilmiş), onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculos’un peşine takılıp koşmasıydı. Fakat asıl Homunculos bir aksülamelden(aksülamel: istenilen şeyin zıddı hasıl olması,tersine oluş,reaksiyon) doğmuştu. Onun için daha anlayışlıydı. Kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti. Onun için Galathe’nin arabasının tekerlerine çarpıp küçük şişesini kırmayı , geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. Fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu. Kendi kendine bir masal uydurmuştu ; ona inanıyor,hayatın efendisi olmak istiyordu. Onun için ölümün sofrası oluyordu. Büyük nehirden ayrıldıktan sonra , ilk rastgeldiği çukuru dolduran su gibiydi. Orada her türlü arızanın ,başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. İnsanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! Şuurla var olmayı, gerçekten varolmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor,bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yenibaştan talihler icat ediyordu. Yaşarım diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar hep o varlık vehminin(vehim:manasız korku,belirsiz fikir ve düşünce,cüz’i manaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti) çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi,kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum,sonsuzluğa karışıyorum. Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil,kendisi. Aklın serhaddinde (serhad:sınır başı) hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık ,pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde,”mademki düşünüyorum. O halde varım,mademki duyuyorum,o halde varım,mademki harp ediyorum, ohalde varım,mademki ıstırap çekiyorum ,o halde varım! Sefilim varım,budalayım varım!Varım,varım,varım!” diyordu.
ahmet hamdi
kocalmaya alışıyorum
kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,
durup durmadan ayrılığa.
saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız…
anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri
IRKLARIN KÖKENİ
| Âlem: | Animalia |
| Şube: | Chordata |
| Sınıf: | Mammalia |
| Takım: | Primates |
| Familya: | Hominidae |
| Alt familya: | Homininae |
| Oymak: | Hominini |
| Cins: | 'Homo' |
| Tür: | ''H. sapiens '' |
Çok mu saçma? Evet saçma..İşte benim anlatmak istediğim de tam olarak bu...
yaşamaya dair,gene
yani, beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
Nazım
17 Nisan 2007 Salı
YÜCE TÜRK DİZİSİ-1-TÜRKÜN IRKÇILIKLA İMTİHANI
Türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla olan yakınlığının ne olduğu tartışmaların önemli bir parçası. Özellikle son yıllarda, kendini muhalif olarak tanımlayan ve toplumla olan bağı zayıf kesimlerin "dalgayı yakalamak ve yön vermek" gibi bir refleksle milliyetçiliğe göz kırpma faaliyetlerinin birinci savunması türk milliyetçiliğinin etnik bir tabanının olmaması oluyor. Bu "keşif" karşısında imrenmeyle karışık bir mest oluştan sonra aklıma takılan ilk soru şu oluyor: peki kendini ırk üzerinden tanımlayan bir milliyetçilik var mı? Ulus-devletlerin kurulma süreçlerinde, erkin "tebaa"sını standartlaştırmak adına tanımlanan birşey olarak "millet"in, bir sınır içerisinde kalan ve aynı erk tarafından hükmedilen farklı etnik kökenleri de kapsaması, doğası gereğidir. Her ulusun inşasında ırk, din, mezhep vb. kimlik fa rklılıklarına karşı belirli bir tolerans vardır.Asıl tartışmalı olan kısmın türk milliyetçiliğinin kimlik farklılıklarına olan bu toleransının ne düzeyde olduğuyla ilgili olmalı sanırım. Bu noktada osmanlının çöküşünü engellemeye çalışan ve bu amaçla çeşitli kurtuluş çareleri- osmanlıcılık, islamcılık, ve nihayet türkçülük- geliştiren bir elit kadronun önderliğinde gerçekleştirilen uluslaşma sürecinde, bu üç eğilimin de etkilerinin bulunması kaçınılmazdır. "Genç" türk ulusunun mimarları osmanlıcıdır: çünkü şarkiyatçıdır, yerli toplumsal yapıyı önemsemeden batıda var olan kurumların kopyala-yapıştır yöntemiyle tüm dertlere çare olacağına inancı tamdır, sarayın yerini alan merkezin halka mesafesini korumaya devam etmesi gerektiğini savunur ve yerelleşemez. İslamcıdır: çünkü dinin ulusal ayaklanmaları bir düzeye kadar önleyici olduğunu osmanlı deneyiminden bilir ve din üzerinden geliştirdiği söylemle türk-dışı müslüman ırkları bunun üzerinden milletinden sayar. Türkçüdür çünkü osmanlıdan kalan topraklar üzerindeki en yaygın etnik kimlik türktür. Yani milletin tanımı yapılırken baskın etnik kimliği kullanırken, bu etnik kimliğin dışında kalanları da din üzerinden yapılan ikinci bir türklük tanımı sunularak bir türk ulusunun inşası başlamıştır. Standardizasyonun geleceği için de çözüm yolu olarak türk ve sünni kimliğinin ana unsur olarak kullanılması, geriye kalan etnik ve dini kimliklerin de ana unsurun potasında eritilmesi suretiyle- ki kürtleri ilkel türkler olarak kabul edilen görüş hala yaygın- kurucu elit osmanlıdan alışageldikleri siyaset biçimini sürdürmüş, bölünmenin(osmanlı için çöküşün) önüne geçmek için halkın talepleri ve yapısı göz önüne alınmadan kendilerince "makul" görülen ve esasta sadece sorunu erteleyen ama asla kökleşemeyen, çözüm olamayan askeri, hukuki, idari önlemlerle yetinmiştir. Bu doğrultuda resmi dil, diyanet, eğitim müfredatları, kitle iletişim araçları üzerinden yaratılan "enformatik" operasyonla asimilasyonu gerçekleştireceğine inanmıştır."Birlik-beraberlik" mesajlarıyla dolu ilkokul-ortaokul müfredatları,öğrencilik-askerlik(hatta memurluk!)"and"ları,diyanet hutbeleri boşuna değildir ve bu kurumların çokişlevliliği hakkında da kesin bir fikir verir.Tam da bu noktada türk milliyetçiliğinin ırkçı yapısı ortaya çıkar. Asimilasyon politikalarına karşı duran kesimler olduğu gibi, asimile olmuş yada olmasına gerek olmayan kesimlerin de varlığı erkin eline dinamik bir milliyetçilik kodu vermiştir. Günün şartlarına göre bu kod yeniden ve yeniden kurulabilir ve bu noktadan sonra resmi söylem dönem dönem nitelik değişimine uğrar. kürt meselesinde türk, radikal islamla mücadelesinde seküler, ortadoğuya sorunlarında müslüman, alevilere karşı sünni vb. birçok görüntü taşır. bütün bu söylem biçimlerinin varlığı karşısında türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla ilgisinin olmadığını söylemekse anlamsızdır. Zira bu milliyetçilik, dağılmayı ve ulusal kalkışmaları engellemeye çalışan osmanlı aydının sahip olduğu birlik-beraberlik söylemine ve bu söyleme en uzlaşmacı yaklaşımlarla yapılan itirazların sahiplerni dahi "hain" ilan eden hamasi bir pratiğe sahip bir elitin kendi içerisindeki savaşımlar sonucu oluşmuş "merkez"in projesidir. Bu proje birkez tanımlanmış bir "millet"i verili kabul edegelmiştir.tanımlanmış bu "hayali insan topluluğunun" yüceliği,dünyaya bedelliği,zekiliği,çalışkanlığı,iyi ahlaklılığı,islamın asıl taşıyıcısı olması ve fakat laikliği,her durumda-içerden ve dışardan- ihanete uğramışlığı "resmi belgelerce" ilan edilmiş ve genç nesillere böylece aktarılmıştır.ve bütün bu bilgilerle doldurulmuş bir dimağın ırkçı olamayacağını kabul etmek için hiçbir mantıklı sebep yoktur.osmanlıyı da türk zanneder,kızılderiliyi de ama-çarpık da olsa-bu yolla ulaşabileceği insanlığın kardeşliğini de tüm dünyanın türklüğünü unutmuş olduğundan hareket ederek kinle boğar hem de yanıbaşında aynı havayı soluduklarından başlayarak nefret etmeye.gerisi zaten bildiğiniz,duyduğunuz,gördüğünüz hikaye...
16 Nisan 2007 Pazartesi
YİTİRİLEN SOSYAL VARLIK YADA HERKES HERKESİ GÖZETLİYOR
13 Nisan 2007 Cuma
sebastiao salgado
12 Nisan 2007 Perşembe
"çevremiz" ve "dünyamız" (1)
bir diğer konu da bu yaşamak dediğim şeyin bugünlerde pek de mümkün olmayan durumu,büyük petrol firmaları artık nehirler satın alıyorlar, yüzyıllardır nehir kenarında yaşayan insanlardan su kullanım ücretleri talep edilecek.bir zamanlar hayvanları koruyan(tabi evcil ve kendi sıkıntısını ona unutturan hayvanların hakları burada bahsedilen) zavallı kent insanları televizyonlarda insanlara saldırırlardı hatırlarsınız belki,şimdi de bunun daha geniş çaplı ve vahşi hayat denilen ortamın hayvanlarını da kapsayan organizasyonlar var.,tabi bu hayvan ve doğa merakı elbette çok anlaşılır birşey..ben de "insanları koruma vakfı" kurulması taraftarıyım..doğal hayatı koruma organizasyonlarının insanın "doğal" bir varlık olduğunu unutması çok yazık,..
bu durumda iktidarı elinde tutanların ve bilimlerinin insanın kökeninin nerden geldiğine verdikleri bir cevap olarak varolan ve bunun dışında ayrıca da kölelerin de geldiği yer olan,aynı zamanda dünya siyasi haritasının düzgün çizilmiş kıtası olan, ve bulaşıcı hastalıkların mekanı haline getirilen Afrika insanın aklına gelmeden olmuyor..aynı zamanda yanıbaşımızda olan savaşlarda ölenler ölmek zorundalarmış gibi görülüyor artık,ee ne yapsınlar,ülkede savaş var,adamlar anlaşamıyor canım,bundan daha doğal ne olabilir ki(!),iktidar da bu doğallığı bozmak istemiyor olsa gerek.
sonuç olarak dünyayı da kirleten insanları da öldüren aynı sistem. canı istediğinde çevre konusunu ön plana çıkarır,canı isterse de ırak,filistin,afrika,latin amerikadaki insanların durumlarını..ama birer reklam olarak,..
biz de kafamızı sağa sola çeviremeyen bizonlar gibi ve duyularımızı yitirmiş küçük insanlar olarak "aa bak neler oluyor dünyada" diye kısa ve özlü bi laf edip işimize bakarız...çevreciler de sadece belgesellerde gösterilen kareleri çevre zannetmeye ve onu bulmanın umuduyla yaşamaya daha bi özen gösterirler İŞlerinin gereği olarak...
